Abdest'İn Farzları (Vudû') - Dürer ve Gurer

  • 0 replies
  • 423 views

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

*

Çevrimdışı kardelen

  • *
  • 3198
  • +238/-0
  • Cinsiyet: Bay
Abdest'İn Farzları (Vudû') - Dürer ve Gurer
« : 14 Şubat 2017, 12:45:34 »



Vudû', lügat yönünden temizlik (paklık) nıânâsmdadır. Şer'ân  [18]yüzü, kollarla beraber iki elleri ve iki ayakları yıkamak ve başın dört­te birini mesh etmektir.

Farz, Iûgat yönünden kesmek (kat') ve takdir etmek manasınadır Şer'an, kesin delil ile lâzım gelen hükümdür.

Farzın hükmü; Özürsüz onu terk edenin azaba müstehâk olması, inkâr edenin kâfir olmasıdır.

Yine, Onun fevt olması (kaçması) ile cevazı fevt olan şeye de farz denir. Vitr Namazının fevtini hatırlayan kimseye Sabah Namazının cevazının fevt olması gibi.

Birincf^kısma itikadı farz [19],
ikinci kısma amelî farz [20] adı verilir.
Burada murâd olan, tevatür [21] ile sabit olduğu için itikadı farzdır.

Eğer, abdest âyeti ittifakla Medenîdir. Namaz ise Mekke'de farz olmuştur [22].
Şu halde, âyetin inmesine kadar, namazın abdestsiz ol­ması lâzım gelir diye sorulursa, cevâbında biz deriz ki: Sahîh-i Müs­lim ve başka yerde Câbir' (R.A.) dan sabit olan hadîs-i şerîfden do­layı namazın abdestsiz olması düşünülemez. [23]

Nitekim Câbir (R.A.) abdest alıp iki mestleri üzerine mesh etmişti. Câbir' (R.A.) e;
—  Niçin böyle yaptın? denildi. Câbir (R.A.) de;
—  Beni mesh eylemekden ne meneder ki, ben Resûlüllah (S.A.V.)'-in mesh eylediğini gördüm, dedi. Câbir' (R.A.) e;
—  O ancak Mâide sûresinin nüzulünden önce idi,  dediler.  Câ-bir (R.A.) de :
—  Ben  İslâm'a ancak Mâide sûresinin  nazil  olmasından  sonra girdim, cevâbını verdi.

Yine Mecmau'I-Beyân adlı eserde rivayet edilmiştir ki:
Resûlüllah (S.A.V.) bu âyet ininceye kadar namaz için abdest almadıkça amelle­rin hepsinden kaçınırdı. Hattâ sorulan soruya cevâb bile vermezdi.

Şu halde abdestin, vahyi gayri metlüv [24] ile veya eski şeriatlar­dan alınmış olmakla sabit olması caizdir.
Nitekim Resûlullâh (S.A.V.) '-den rivayet edilen şu hadis-i şerif de buna delâlet eder.

Resûlullâh (S.A.V.), mübarek yüzü ve ellerini üçer üçer yıkayıp abdest aldıkları zaman,
 «İşte bu abdest benim abdestimdir ve benden önce gelen Pey­gamberlerin abdestleridir», [25] buyurdular.

Eğer, abdest bu yol ile sabit olunca âyetin nüzulüne fayda nedir? denilirse, cevâbında deriz ki :
Âyetin nüzulünde fayda; abdest emrini sabit ve mukarrer kılmaktır. Çünkü abdest müstakil bir ibâdet olma­yıp da namaza tâbi olunca, vahy zamanından müddetin uzamasıyle ve nakledenlerin de  günden  güne azalmasıyle,  Ümmet-i  Muhammed'in abdest işine önem vermeyip, şartlarına ve rükünlerine riâyette gev­şeklik göstermeleri muhtemeldir. Mütevâtir nass [26] ile sabit olan onun gibi değildir. O, her zamanda ve her lisanda bakîdir. Yine onun hak­kında vahyi metlüv vârid olunca aynı rahmet (bizzat rahmet) olan ulemânın ihtilâfı hâsıl olur. Bu meselenin bu şekilde açıklanması yal­nız benim yaptığım bîr iştir.

1- Abdestte yüzü bir defa yıkamak farzdır. 
Çünkü   âyette  (Fağsilû) emri tekrara delâlet etmez.

Yüz, ekseriyetle saç biten yerler arasında kalan kısımdır. Bu, ekse­riyetle (gâliben) kaydı, iki zülüfleri yüzün tarifinden çıkarır. İki zülüf, cephenin iki yanıdır ki saç onlardan sarkar. Şüphesiz bu iki zülfü abdestte yıkamak vâcib değildir, Çünkü saç biten yer (menbit-i şa'r) ile murâd, ekseriyetle saçın bittiği yerdir. İster saç bitsin, isterse bitme­sin. Yâni yüz, ekseriya saçın bittiği yer ile çenenin en altı ve iki kulak­ların arasıdır. Bu söz ile uzunluk ve genişliğine göre yüzün tarifi ta­mam olmuş olur.

Musannifin, «abdestha farzı yüzü yıkamaktır.» sözünden sonra bu ta'rîf, sakalı olan abdest alıcı (mütevaddf) üzerine; sakal başının, bıyı­ğın, kaş ve çene altına varıncaya kadar sakalın altlarını yıkamak vâcib [27] olmasını gerektirir. Halbuki bunların altlarının yı­kanmasının vâcib olmamasıyle Fıkıh Kitapları doludur. Bu sebeble, mu-

sannif bunun defini murâd edip (vel izâr) (yâni sakal başı...) demiştir. Sakalın izan, sakalın iki yanlarıdır. Bunlar binek hay­vanının iki izârından istiare [28] olundular. Bu ikisi, binek hayvanının iki yanları üzerinde olan (gemden) bir şeydir.

Izar, onun ötesinde kalan yerin hükmünü düşürmez. îzârm arka­sında kalan yer, izâr (sakal başı) ile iki kulakların arasında olan be­yazdır ki buna ânz adı verilir. Sakal başının arkasında kalan yerin hükmü, yıkanmasının vâcib olmasıdır. Çünkü sakal başı (izâr) o hük­mü düşürmez. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) bunun aksi görüştedir.

Bilâkis izâr, altında olan şeyin hükmünü (ki o yıkamanın vucûbudur) ieâra nakleder. Böylece izârm yıkanması vâcib olur. Nitekim bı­yık ile kaş da altlarında olanın hükmünü kendilerine nakl ederler ve bıyık ile kaşı yıkamak vâcib olur. Fakat altlarına suyun ulaştırılması vâcib olmaz.

Sakal da, altında olan şeyin hükmünü, derinin yüzünde, ona bi­tişen kısma nakleder. Bu, İmâm A'zam' (Rh.A.) dan gelen rivayetlerin en zahiridir [29]. Muhît ve Bedâyi' sahipleri de bunu seçtiler. Mi'râc'-üd-Dirâye'de de, esah (en sıhhatli) kavi budur, denmiştir. Fetâvâyı Za-hiriyyede, «Bununla fetva verilmiştir» denmiştir.

Veya sakal, altında olanın hükmünü -ki o yıkamanın vucûbudur-deri yüzüne bitişen sakala nakletmez. Bilâkis deriye mülâki olanın mes-hine tebdil eder. Kâdîhân (Rh.A.) demiştir ki: Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den gelen iki rivayetin en meşhurunda, deriyi örten şeyin meshi farz-dır. Bu, muhtar olan (tercih edilen) esah kavidir.

Veya sakal, altında olanın hükmünü deriye bitişenin (mülâkinin) dörtte birini meshe tebdil eder. Bu, Ebû Hanîfe' (Rh.A.) den İmam Hasan' (Rh.A.) in rivayetidir.

«Muhît»' te, yüzün ta'rifinden sonra, eğer abdest alan tüysüz (em-red) ise, yüzün hepsini yıkar, eğer abdest alan sakallı ise, sakalın al­tında olanı yıkaması vâcib olmaz, denmiştir. İmâm Şafiî (Rh.A.), eğer hafif sakallı ise vâcib olur, demiştir.

Bıyık ve kaşın altlarına suyu ulaştırmak vâcib değildir. İmâm Şa­fiî (Rh.A.), vâcib olur, demiştir. Sahîh olan bizim sözümüzdür. Çünkü farz olan yer, engel ile örtülmüş ve gizlenmiştir. Ona karşıdan baka­nın altını göremiyeceği bir hal almıştır. Binâenaleyh ondan farz düşer ve başın derisi gibi onu perdeliy^ne tehavvül eder.

Bundan sonra, «El-Muhît» te denmiştir ki: Sakal başı (izâr) ile ku­lak arasında olan beyazın, İmâm A'zam (Rh.A.) ve İmâm Muhammed'-(Rh.A.) e göre, yıkanması vâcibdir. İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) a göre, vâcib değildir. Sakal başının yeri böyle değildir. Çünkü o, üzerinde biten kıl ile örtülüdür. Böyle olunca izârın yerine kâim olur.

2- Yine abdestin farzı, iki elleri teker teker yıkamaktır.
El-Kâfî ve başkasında zikredildiği üzere, iki elleri yıkamanın keyfiyeti, sol eliy­le çanağı alıp sağ eli üzerine üç kere dökmektir. Ondan sonra çanağı sağ eli ile alıp yine böyle sol eline dökmektir.

Eğer çanak büyük olup ve büyük ile beraber küçük çanak da olursa, iki eli yıkama keyfiyeti yine yazıldığı şekildedir. Eğer çanak büyük olup küçük çanak bulunmazsa, sol elinin parmaklarını yumarak ça­nağa sokup sağ elinin avucu üzerine dökmektir ve parmakları birbir­leriyle, temizleninceye kadar ovmaktır. Ondan sonra sağ elini çanağa sokup sol eli yıkamaktır.

Bunun şekli, Tâc'uş-Şerîa şerhinde zikredilen şu sözlerdir: Şüphesiz iki elin veya iki ayağın birinden diğerine yaşlığın nakli abdestte caiz değildir. Fakat gusülde ise caizdir. Çünkü abdestin azası hakîkaten ve örfen muhtelifdir. Hakîkaten muhtelif olması açıktır, açıklama­ya ihtiyâç yoktur. Örfen muhtelif olması ise şudur: Çünkü abdest uzuvları bir defada yıkanmaz ve bir hitâb altında dâhil olduğu­na bakılınca hükmen bir tek uzuvdur. Böyle olunca ihtilâf-ı haTcikî, ittihâd-ı hükmî ile beraber çatışmış, örfle hakiki ihtilâf tercih edilmiş olur. Gusl bunun gibi değildir. Çünkü onda bütün uzuvlar hükmen ve örfen [30] müttehiddir. Şu halde örfle olan ittihâd-ı hükmî tercih edil­miştir. Bununla şu sözün fesadı meydana çıkar ki, iki avucun her bi­ri üzerine kuvvetle suyu dökmeye hacet yoktur. Çünkü iki avucun yıkanması sağ elin avucu üzerine dökülen su ile mümkündür. Ni­tekim âdet budur. Zira onda avamın âdetini şeriatın örfüne tercih var­dır. Artık, sen gerisini düşün!

YSne abdestin farzı, iki kolu dirsekleriyle beraber bir kere yıka­maktır. Çünkü  (Fağsîlû)  yâni  «yıkayınız» emri

tekrara delâlet etmez. Dirsek  (mirfâk) : Pazu ile kolun kemiklerinin kavuştuğu yerdir.

3- Yine abdestin farzı, iki ayaklan topuklanyle beraber yıka­maktır. [31]

Topuk (kâ'b) : Ayağın iki tarafından incik kemiğine [32] bitişen yüksek kemiktir. İmâm Hişâm' (Rh.A.) m tmâm Muhammed' (Rh.A.) den rivayet ettiği: «Kâ'b na'lin üzerine bağlanan na'lin tasması ya­nında ayağın ortasında olan mafsal kemiğidir» değildir. Çünkü o mafsal, kolda olan dirsek gibi, her bir ayakta bir kemiktir. Halbuki âyet-i kerîmede (kâ'b) tesniye (iki olarak) zikredilmiştir. Şu halde, burada murâd'm, bizim zikrettiğimiz olduğu belli olmuştur. Eğer böyle olmasa tesniyeye meyletmekde fayda görülmezdi. Eğer âyet-i kerîmede, cem'in cemi' ile mukabelesi, efrâd-ı cem'den her biri üzerine bir kolun ve bir ayağın yıkanmasının vâcib olmasını gerektirir denirse, cevâbında biz deriz ki: Nass-ı kerîmin delaletiyle diğerlerinin yıkan­masının sabit olması caizdir. Veya diğerlerinin yıkanması, tevatür ile nakledilen Resûlüllah' (S.A.V.) m fiili ile caiz olur, icmâ' ile olmaz. Çün­kü fiil Resûl-i Ekrem' (S.A.V.) in zamanında sabittir. İcmâ' [33] ise Re-sûl-i Ekrem' (S.A.V.) in. zamanından sonradır.

Eğer denilirse ki: Cer (esre) ile (Ercüliküm) okunması nasb (üstün) ile okunması gibi, mütevâtirdir. İki kıraatin arasını bulmanın iktizâsı, ya yıkamak ile mesh'in arasında muhayyer kılmaktır. Nitekim bazısı bunu kabul etmiştir. Veya nasbla okunması­nı, ayağın çıplak olan hâline ve cer (esre) ile okunmasını mestli olan hâline hami etmektir. Nitekim bazısı bunu kabul etmiştir. Cevâbın­da biz deriz ki; cer ile okumanın zahiri bil' icmâ terk edilmiştir. Çün­kü meshi kabul eden, onu kâ'beyne mugayyâ kılmadı. [34] (nihayetle sınırlandırmadı)                        Şüphesiz  meşhur  hadîsler   [35],   yıkamanın  vucûbuna  ve  terketmenin de azaba sebeb olacağına delâlet etmiştir. Şu halde yıkamak, fukahânın çoğunun kabul ettikleri gibi daha uygun olduğu abdestle maksûd olan temizliğin elde edilmesine de daha uygun olmuştur. Yıkamakda bulunan fayda sebebiyle de ihtiyata, meshden daha yakın olmuştur. Şu halde meshden yıkamaya dönmek aletta'yin lâzımdır. İmdi cer ile okumak, cerr-i bi'1-civâr (yâni yakınlık sebebiyle cer)  [36] olmuştur.  Nitekim  [37]  âyet-i kerîmesinde ve şâirin (Cuhru dabbin haribin veya haribün) ve «zurahmin mahremin» sözünde olduğu gibi. Bu cerr-i civâ-rînin Kur'ân-ı Kerîm'de ve şâirlerin şiirinde benzeri çoktur. Ma'nâ iti­bariyle bu kelime yıkanan uzuv üzerine atfedilmiştir.

Cerr şeklinin faydası; Uygun olanın suyu iki ayakların üzerine dökmeyi kasd edip meshe benzer hafîf yıkamak ile yıkama olduğu­na dâir bir uyarmadır. Cerr-i civârî iltibas 41e beraber gelmez, burada işe mültebistir, dendiğinde biz deriz ki, gayenin (ilel Kâ'beyni) sözüyle getirilmesi iltibası  (karışmayı) kaldırır. Nite­kim biz böylece zikrettik. Bu hususun böyle bilinmesi gerekir.

Abdest uzuvlarında hâsıl olan kir, sinek veya pireden çıkan şey, kına bitkisinin rengi - (kınanın maddesi ise çamur gibi olduğu için mânı olur.) - gerek abdest olsun, gerek gusl olsun, temizliğe manî ol­mazlar. Nitekim dişlerin aralığında kalan yemek de manî olmaz. Çün­kü bunlar suyun girmesini engellemezler.

Suyun girmesini engellemek ve engellememekdeki ihtilâfa binâen, hamur ve çamur gibi olan şeylerde ihtilâf edilmiştir.

Yüzük halkasının altındaki yere suyun ulaşması için, sıkı olan yüzük, parmaklardan çıkarılır veya hareket ettirilir.

4 - Yine ab d estin farzı, yeni su veya bir uzvun yıkanmasından arta kalan su ile, - tmâm A'zam' (Rh.A.) dan Tahâvî (Rh.A.) ve Kerhî' (Rh.A.)  nin rivayetinde - başın dörtte birini bir kere mesh etmektir.

Veya İmâm A'zam' (Rh.A.) dan Hişâm' (Rh.A.) m rivayetinde, el par­maklarının üçü miktarı mesh etmektir. [38]

Uzvun meshinden arta kalan su ile mesh caiz değildir. Ancak uz­vun meshinden arta kalan su, elden damla damla dökülürse, mesh caiz olur. O damlayan su bir uzuvdan alınmış ise, o uzuv gerek mes-hedilmiş olsun ve gerek yıkanmış olsun, onunla mesh caiz değildir.

Başı tıraş etmekle mesh iade edilmez. Nitekim abdestten sonra kaşı tıraş etmekle ve bıyığı kırkmakla ve tırnak kesmekle de tekrar yıkamak gerekmediği gibi. [39]


AÇIKLAMALAR:

[18]  Şemandan maksad, Fukaha IstıJâhmcadir.

Ahkâm-ı şer'iyye  kulların  menfaati   İçin Allah  (C.C.) tarafından   bir  lütuf ve ihsan olarak  vaz'edilmiştir.   Ahkâm-ı   şer'iyye;   ya  ibâdetlerle   ilgili  olarak   «dînî»  olur.   Ya mübâycât,   münâkehât v.s.   ile  İlgili  olarak «dünyevî» olur.

Dînî olan bunların en şereflisidir. Çünkü, dünya ehlinin halkından maksûd odur. Ve ebedî scâdete ulaştıracak vesile de yine odur.

Burada Namaz, diğer ibâdetlerden Öne alınmıştır. Çünkü o, diğer ibâdetlerin en fazîletlisidir, günde beş defa tekrarlanmaktadır. Ancak o da abdeste bağlı olduğu için abdest bölümü diğer bölümlerden önce ele alınmıştır. (Kirmanı - Şerh-i Buhâri)

[19] Itikâdî Farz: Kat'i delille sabii olup kendisinde şüphe olmayan, inanılması ve yapıl­ması zaruri olan; lerkedene i'kab (ceza) lâzım gelen ve ayrıca inkâr eden tekfir olunan farzdır. Beş vakit Namaz, Zekât ve Ramazan Orucu gibi.

[20] Amelî Farz: Buna Farz-ı zannî'de denir. Müctehidlercc, kat'i bir delile yakın dere­cede kuvvetli gürülen zanni bir delil ile sabit olan vazifedir ki, amel hususunda farz-ı kat'i kuvvetinde bulunur. Başın dörtte birini meshetmek gibi.

[21] Tevatür: Birbiri ardından aralıksızca devam etmek. Yalan söyleyeceklerini aklın kabul edemiyeceği bir cemaatin verdiği yalandan uzak kuvvetli, sağlam haberdir.

[22] Abdest âyeti, Mâide sûresinin 6 inci âyetidir.

[23] Resûlüllah (S.A.V.): «Abdesti bozulan kimse abdest almadıkça namazı kabul olunmaz»

(Buhârî - Ebû Hüreyre' (R.A.) den rivayetle) buyurmuştur. Zira taharet (abdest) na­mazın anahtarı, namaz imânın anahtarı, imân da cennetin anahtarıdır.

imam ÎNevevî (Rh.A.) de, «Bu hadîsi şerif namaz için taharetin vücûbuna delildir. Taharetin namazın sıhhatında şart olduğuna dâir ümmetin icmâı vardır» demiştir.

Kâdî lyâz (Rh.A.); «Ulemâ namaz için taharetin ne zaman farz olduğu hususunda ihtilâf etmişlerdir. İbn'iil Cehm {Rh.A.); abdest İslâmın başlangıcında sünnet idi. Te­yemmüm âyetinde (M: 626/H : 4, Müreysî gazası sırasında Hz. Âişc' (R.Anhâ) nin ger­danlığının kaybolduğu hâdisede) farziyyetİ sonradan nazil oldu, der. Cumhûr-u Ulemâ'nı/ı görüşü ise. daha önceden farz olduğu, merkezindedir» demiştir.

[24] Vahyi gayri metlüv (okunmayan vahy): Şerîat lisanında tilâvet suretiyle olmayarak sa­dece kalbe iiham yoluyla olan vahy-i ilâhîdir. Bunun mukabili İse mellüvdür (Kur'ân-ı Kerîm gibi). Kur'ân-ı Kerîm vahyi metİüvdür. Çünkü manâsıyla birlikte lafzı da Pey­gamberimizin (S.A.V.) Kalbine inzal buyurulmuştur.

Hadîs-i İlâhi -" Hadîs-i Rabbani: Hadîs-i Kudsî şeklindeki Hadîs-i şerifler ise Resülüllah' (S.A.V.) a vahy ve ilham yoluyla, mânâ itibariyle ulaştırıldığından vahy-i Gayr-i Metİüvdür. Bunlar, namazda Kur'ân âyetleri yerine okunamaz, tahareti olma­yan bir kimse bu kelâmın yazılı bulunduğu kitabı ele alabilir. Hattâ, onu inkâr eden kâfir de sayılmaz.

Bazı Usûl Ulemâsı Kitap ve Sünnetin' her ikisine de vahy derler. Tilâvet olunan (metlüv) vahy'e kitap, tilâvet olunmayan (gayr-i metlüv) vahy'e de sünnet demek sure­tiyle bir tefrik yaparlar.

Sünnete vahy denmesinin sebebi, onun hakiki vahyin yâni kitabın cüziyâtina dâhil olmasındandır. Bu itibarla da kitabın külüyetinde sünnetin bütün hükümleri bulunmak­tadır ki böylece vahyin külli menşeİne dâhil olması sebebiyle zımnen sünnete vahy de­nilmiştir. Ancak kitab doğrudan doğruya vahy-i ilâhî neticesi ve aslî ahkâm olduğundan kendisine : Tilâvet olunan vahy (vahy-i metlüv) denmekte; sünnete de Nübüvvet Melekesi, Fehm-i neıicesi ve mânâca vahy olup lafızlarının tâyini de Allah (C.C.) tarafından ol­madığından tilâvet olunmayan vahy (vahy-i gayri metlüv) denmiştir.

(Asr-ı Saadet, Süleyman Nedvî; Bazı Hadîs Meşaleleri Üzerine Tetkikler M. Tayyib Okiç)

[25] Rczîn (535 H.) - Osman (R.A.) rivâyetiyle.

Teysîrü'l-Vusul ilâ Câmiil Usûl; Abdurraiunân Şeybânî.

[26] Kfşf'üİ   Keşsâf'da Rûm   Sûresinde   geçtiği gibi   Mi'rac Hadîsi   hu   hususa  açıkça delâlet eder.

[27] Vâcib: Şeriat sahibi tarafından  emrolunduğu zann-i delil ile sabit ohm  vazifedir. Her namazda  Fatihâ-i Şerîfe'nin okunması  gibi,

Vâcib. vecîbe tâbirleri bazan Fıkıh ilminde farz mânâsında kullanılır.

[28] Bir kelimenin mânâsını muvakkaten başka bir kelime hakkında kullanmak.

[29] Arfjar (en zahir) rivayet: Başkasına nazaran daha açık olan sahîh kavidir. Zahir ri­vayet: İmâm Muhammed' (Rh.A.) in Hanefî Mezhebinde en muteber rivayet­ler olan — El Mebsût, El Ziyâdât, El Câmi'ul Kebîr, El Câmi'us Sagîr, El Siyer'i! Kebîr, El Sİyer'üs Sagîr v.s. gibi kitaplarındaki — üç İmâm (Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Muham­med b. Hasan) a âİd meselelerdir. İmâm Muhammed' (Rh.A.) in bu kitaplarına da Zâhîr*iir Rivâye kitapları denir. Hanefi Mezhebinde evvelâ İmâm A'zam1 (Rh.A.) m, sonra İmâm Ebû Yûsuf (Rh.A.) un, sonra İmâm Muhammed' (Rh.A.) in, sonra da İmâm Züfer' (Rh.A.) in kavli, içtihadı tercih edilerek o şekilde âmel olunur.

[30] Örf: Akılların şehâdetiyle şöhret bulup tabiî şekilde kabul edilen herhangi güzel (müs-tahsen) şeydir. Bu her tarafta mevcûd ve vaz'edeni de muayyen olursa örf-ü âm (umûmî örf), bir mahalle mahsûs ve muayyen bir taifeye âid bulunursa buna da örf-ü hâs (husû­sî Örf) denir. Örf, âdet ile aynı mânfilı gibidir. Âdcl'e de aynı zamanda teamül denir.

[31] Bİzİm üç Ulemâmız  Ebû Hanife (Rh.A.), Ebû Yûsuf (Rh.A.) Muhammcd bin  Hasan' (Rh.A.) e göre, iki topuk yıkamaya dahildir. (Tatarhâaiye)

[32] İncik (Sâk): Diz kapağından topuk mafsalına kadar olan kısım; İncik kemiği veya ka-lenü, diz kapağından topuk mafsalına kadar olan kemiktir.

[33] İcmâ: Lûgatta, ittifak, kasd mânâsmdadır. istilanda, bir asırda bulunan îslâm mücte-hidlerinin bir sert hüküm üzerine ittifak etmeleridir. Buna da Icmâ-ı Ümmet denir.

[34] Çünkü burada tahdid «dirseklere kadar...» sözünde olduğu gibi yıkama içindir. Mesh için İse gaye (nihayet) ile tahdide ihtiyaç yoktur «Başlanmzi meshediniz...» de olduğu gibi.

Burada   meshi   topuklara   muğayyâ   kılmadı   demek,   topukları   meühin   hudûdlan içine dahil etmedi, demektir.

[35] Meşhur hadîs: Evveli âhad gibi olup ikinci ve  üçüncü asırlarda şöhret bulmuş olan hadıst.r. Böyle olan hadîsleri Peygamber (S.A.V.) den ilk rivayet eden bir cemâat değil bir veya bir kaç kişi olduğundan birinci asırda (âhad) gibidir. Fakat ikinci ve üçüncü asırlarda cemâatler tarafından tevatür suretiyle nakl ve rivayet edilmiş olduğundan bu hadıs şöhret bulmuş ve bu asırlarda tevatür derecesine kavuşmuştur. Makbul hadîsler­dendir.

[36] Cerr-i bi'l  civar: El cerr'ül civârî (yakınlık  cerri):   Sıfat,   te'kîd,   matuf durumundaki bazı kelimeler mecrûra yakınlıkları dolayısıyle mecrûr olurlar ki bunlar sadece şeklen mecrûr durumundadırlar. Mânâ bakımından harf-İ cerre bağlı olmazlar.

«Hâıâ Cnhru dabbin haribin» (veya haribün): «Bu harap bir keler kovuğudur» misâlinde, «harib» kelimesi «cuhra» sıfat olduğu için «merfu», «dabba» komşu, olduğu için «mecrûr» okunabilir. îşte. «Vemsehû bi ruûsiküm ve ercüleküm (veya ercüliküm)...» de böyledir.

[37] Bk. HÛd Sûresi (11); âyet:  84

[38] İMÂM: Önder, başkan, halîfe demektir, Çoğulu Eİmme'dİr.

Fıkıhta İmam: Geniş bir topluluk, tarafından otoriter sayılan, ad t m adım takip edilen ve görüşlerinin gereği ile amel edilen büyük müctehid zattır.

tmâm tâbiri mutlak olarak söylenince FIKIH'ta Ebû Hanife (Rh.A.) TEFSİR ve KELÂM'da Fahruddİn Râzî (Rh.A.), NAHİV'de Sibeveyh (Rh.A.) kasdedilir.

Bunlardan başka:

Dört İmam: Ebû Hanife (Rh:A.), Şafiî (Rh.A.), Mâlik (Rh.A.) ve Ahmed bin Hanbel' (Rh:A.) dir.                     

Üç İmam: Ebû Hanife (Rh.A.), Ebû Yusuf (Rh.A.) ve Muhammed bin Hasan1 (Rh.A.)  dır.

Hasan (Rh.A.) mutlak söylenince; Fıkıhta Hasan bin Zîyâd (Rh.A.), Tefsirde ise Hasan Basri (Rh.A.) kasdedilir.

Usûlde Üç İmam: Ebû Zeyd Debbûsî (Rh.A.), Fahr'ûl-tslâm Pezdevî (Rh.A.), Şems'ül Eimme Serahsi' (Rh.A.) dir.

hnameyn: Ebû Yusuf (Rh.A.) ile İmam Muhammed" (Rh,A.) dir. Bu iki zâta «SÂHtBEYN» de denir.

Ebû Hanife (Rh.A.) ile İmam Muhammed' (Rh.A.) e «TARAFEYN» denir.

ŞEYHAYN: Fıkıhta Ebû Hanife (Rh.A.) ile Ebû Yusuf (Rh.A.), usûlde Pezdevî (Rh.A.) ile Serahsi (Rh.A.), hadîste Buhârî (Rh.A.) ile Müslim (Rh.A.), tarihte Hz. Ebû Bekir (R.A.) ile Hz. Ömer' (R.A.) dir.

ÎMAM'ÜL HAREMEYN: Şafiî (Rh.A.), Ebû'l Meali AbdüLmelik (Rh.A.) ile Hanefilerden Ebu'l Muzaffer Yûsuf bin İbrahim el Cürcânî' (Rh.A.) dir.

[39] Molla Husrev, Büyük İslam Ansiklopedisi 1, Eser Neşriyat: 12-20.

 

Bunlarda İlginizi Çekebilir

  Konu / Başlatan replies Son İleti
1 replies
4778 views
Son İleti 23 Temmuz 2008, 18:10:48
Gönderen: Asilzade
0 replies
943 views
Son İleti 08 Ekim 2012, 14:52:34
Gönderen: busegül
0 replies
756 views
Son İleti 20 Şubat 2015, 09:27:20
Gönderen: Uyanan Gençlik
0 replies
1504 views
Son İleti 14 Şubat 2017, 11:50:12
Gönderen: kardelen
0 replies
517 views
Son İleti 14 Şubat 2017, 11:51:32
Gönderen: kardelen
0 replies
474 views
Son İleti 14 Şubat 2017, 12:33:45
Gönderen: kardelen
0 replies
455 views
Son İleti 14 Şubat 2017, 12:39:42
Gönderen: kardelen
0 replies
687 views
Son İleti 14 Şubat 2017, 13:16:55
Gönderen: kardelen
0 replies
203 views
Son İleti 09 Ocak 2018, 11:32:51
Gönderen: Ders Hocası
0 replies
222 views
Son İleti 23 Ocak 2018, 16:09:27
Gönderen: D®agon