Son İletiler

Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 10
31
-  hangisi dini hayatın şekillenmesinde yaş değişkenini dikkate alan
kuramlardan biridir: İlgisizlik Kuramı.

-  Yaş-Dindarlık ilişkisi bağlamında oluşturulan kuramlardan biri olan “geleneksel kuram”  18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir düşüşün yaşandığını, dinî yönelişlerde yeniden artışın ancak 30’lu yaşlardan itibaren gerçekleşebileceğini savunur.

-  Yaptıkları çalışmalar sonucunda yaş ilerledikçe genel dindarlık, sosyal dindarlık, Tanrı’ya adanmışlık ve tövbe etme eğilimlerinde artış gözlemleyen
araştırmacılar :  Kendler ve arkadaşları

- Dindarlığı yedi boyutta ele alan araştırma sonuçlarına göre aşağıdakilerden hangisi erkeklerin kadınlara göre daha yüksek puan aldığı bir boyuttur?
 Otoriter/yargılayıcı bir tanrı inancı

-  Kadınların erkeklere oranla daha dindar olduklarını açıklayan araştırmaların kaynağı nedir? Batı Avrupa ve ABD Eksenli Araştırmalar

- 18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir düşüşün yaşandığını, dinî yönelişlerde yeniden artışın ancak 30’lu yaşlardan itibaren gerçekleşebileceğini
savunarak dindarlık ve yaş arasındaki ilişkiyi ortaya koyan kuram :   Geleneksel Kuram

-  hangisi Geleneksel Kuramın dindarlığa dair yapmış olduğu tespitler arasında yer almaz? Olgunluk döneminde dini yönelişler azalmaktadır.

- Dinî şüphe, kararsızlık ve çalkantıların durulmaya başladığı ve zamanla ortadan kalktığı dönem :  İlk yetişkinlik önemi

- Öğrenim düzeyi yükseldikçe dindarlık düzeyinde düşüş yaşanmaktadır. Hangisi bu durumun sebepleri arasında gösterilemez?  Eğitim seviyesi yükseldikçe dini organizasyonlara katılım azalması

-  hangisi dindarlığı etkileyen demografik değişkenlerden biri değildir? Irk

- Genel olarak cinsiyet-din ilişkisiyle ilgili bulguların farklı çıkmasında aşağıdaki etkenlerden hangisi rol oynamaz? ) Dinin cinsiyet vurgusu

-  hangisi genç bekârların dine ilgisiz davranışlarının ardında yatan etkenlerin belirleyici olanlarından biri değildir? Eğitim eksikliği

-  hangisi kırsal-kentsel çevre ile dindarlık ilişkisiyle ilgili yanlıştır?
 Sahip oldukları imkânlar nedeniyle kentlilerin dindarlığı kırsaldakilere göre daha yüksektir.

-  Aşağıdakilerden hangisi, dindarlık-cinsiyet ilişkisiyle ilgili Batı’da yapılan çalışmalar için geçerli değildir?  Bulgulara göre erkekler kadınlara göre daha yüksek dindarlık düzeyine sahiptirler.

-  Aşağıdakilerden hangisi dini hayatı etkileyen demografik değişkenler arasında yer almaz? Dindarlık düzeyi

- Türkiye’de dindarlık-yaş ilişkisini konu alan araştırmalardan aşağıdakilerden hangisi çıkarılamaz? Türkiye’deki bulgulara göre dindarlık-yaş ilişkisi,
“kararlılık kuramına” uygun düşmektedir.

- Dini şüphe olayı ağırlıklı olarak hangi gelişim döneminde ortaya çıkar ve gelişir?  Ergenlik

- Aşağıdaki seçeneklerden hangisi dine olan ilginin en az olduğu dönemdir?
17-22 yaş

- hangisi genel olarak nüfusun yoğun olduğu yerleşim birimlerinde yaşayan bireylerin, daha küçük yerleşim birimlerinde yaşayanlara göre dine daha
ilgisiz ve uzak durma nedenlerinden değildir?
Sosyal kontrol mekanizmalarının artan etkisi

-  hangisi ülkemizde üst sosyo ekonomik düzeydeki bireylerin dindarlıktan
uzaklaşmalarına yol açabilecek olası nedenlerden biri değildir?
 Elde ettikleri gelirin fazla olması


32
1. Hangi demografik değişkenler ile dindarlık ilişkisi
değerlendirmesi yapılmaktadır?
Cevap: Dindarlığın yaş, cinsiyet, öğrenim durumu, sosyoekonomik durum, kırsal-kentsel çevre durumu ve medeni
durum olmak üzere 6 demografik değişkenle ilişkisi ele
alınmaktadır.

2. Dindarlık en genel anlamıyla nasıl tariflenebilir?
Cevap: Dindarlık, en genel anlamıyla bireyin bağlandığı
dinin kendi hayatındaki özel yansımasıdır. Yani dindarlık,
bireyin kendine has din algısı ve yorumuna dayanır. Tek
bir dine inanan bir toplumda bile, esasen inanların sayısı
kadar dindarlık biçimlerinden bahsedilebilir.

CİNSİYET VE DİNDARLIK

3.Araştırmalar incelendiğinde, cinsiyetle dindarlık
arasındaki ilişkiye dair bulguların geniş bir yelpaze
üzerinde farklılaştığı görülmektedir. Bu farklılaşmanın
sebepleri nelerdir?
Cevap: Araştırmalar incelendiğinde, cinsiyetle dindarlık
arasındaki ilişkiye dair bulguların geniş bir yelpaze
üzerinde farklılaştığı tespit edilebilir. Doğal olarak bu
farklılaşma, kısmen bireyin kendisinden, kısmen de dış
çevreden kaynaklanan psiko-sosyal pek çok faktöre
bağlıdır. Bireyin kişisel eğilimleri, dinî kabulleri ve dinden
beklentileri; inanılan dinin mahiyeti, dinî mesajların
dindardan talepleri, dinin toplumsal etkisi, kültürün dine
yüklediği anlam, yaşanılan zaman ve ortamın koşulları vb.
faktörler, bu çerçevede ifade edilebilir. Diğer önemli bir
farklılaşma nedeni ise, yapılan araştırmalarda söz konusu
ilişkiyi incelerken bazen dinî hayatın tek boyutundan,
bazen de çok boyutundan hareket edilmesidir.

4. Cinsiyet değişkeniyle dindarlık ilişkisini ele alan
araştırmalar, ulaştıkları genel sonuçlar itibarıyla hangi
gruplarda incelenebilir?
Cevap: Cinsiyet değişkeniyle dindarlık ilişkisini ele alan
araştırmalar, ulaştıkları genel sonuçlar itibarıyla üç grupta
toplanabilir. Bir kısım araştırmalara göre kadınlar,
erkeklerden; diğer bir kısmına göre erkekler kadınlardan
daha dindardırlar. Bir kısım araştırmalara göre ise, cinsiyet
ile dindarlık arasında istatistik açıdan anlamlı bir ilişki
yoktur. Birinci grupta yer alan araştırmalar, genel çizgileri
itibarıyla daha ziyade Batı kaynaklı iken, ikinci
gruptakiler Doğu kaynaklı görünmektedir.

5. Batı dünyasında dinî hayatın çok boyutluluğunu esas
alarak yapılan çalışmaların sonuçlarına göre bazı
boyutlarda kadınların, bazılarında ise erkeklerin daha
dindar olduğu ortaya çıkmıştır. Bu boyutlar nelerdir?
Cevap: Erkek ve kadınların hangi boyutlarda daha önde
oldukları, çeşitli faktörlere bağlı olarak değişmektedir.
Örneğin Fukuyama’nın tespitlerine göre kadınlar; dinin
inanç, ibadet ve duygu boyutunda; erkekler ise, bilgi
boyutunda daha yüksek puan almışlardır. Buna göre
erkekler daha fazla dinî bilgiye sahip olmalarına karşın
inanç ve ibadetlerinde daha zayıf kalmaktadırlar.
Dindarlığı, yedi boyutta ele alan benzer bir araştırma
sonuçlarına göre kadınlar, genel dindarlık, sosyal
dindarlık, Tanrı’ya bağlılık ve tövbe boyutlarında;
erkekler ise otoriter/yargılayıcı bir Tanrı inancında daha
yüksek puan almışlardır. Buna göre kadınlar erkeklere
oranla daha dindardır.

6. Bazı araştırmacılar tarafından, kadınların erkeklere
göre daha dindar olmalarını açıklayan görüşler nelerdir?
Cevap:
 İlki günahkârlık duygusuyla ilişkilidir. Bu görüşe
göre dinin temel işlevlerinden biri, bu duyguyu
hafifletmektir.
 Kadınlara has bazı kişilik özellikleri onları dindar
olmaya yöneltmektedir.
 Ataerkil toplumsal cinsiyet anlayışı, kızların ve
erkeklerin yetiştirilme biçimlerini
farklılaştırmaktadır.
 Kadınlar, etkilenmeye ve ikna edilebilirliğe daha
açık bir tabiattadır.
 Mahrumiyet-telâfi görüşüne göre kadınlar
erkeklere göre kendilerini gerçekleştirme, meslek
edinme, ekonomik bağımsızlık ve cinsel hayat
başta olmak üzere çeşitli konularda daha fazla
hayal kırıklıkları yaşamakta, dolayısıyla
kendilerini daha fazla engellenmiş
hissetmektedirler.
 Modern hayatın dışında kalan kadınların daha
dindar olduğunu ileri süren görüştür.
 Psikoanalitik Kuram çerçevesinde erkek
çocukların anneyi, kız çocukların ise babayı
tercih etmesiyle ilişkilidir.

7. Cinsiyet-dindarlık ilişkisini bir bütün olarak
değerlendirdiğimizde ortaya çıkan çok yönlü farklılıkların
temel nedenleri nelerdir?
Cevap: Cinsiyet-din ilişkisiyle ilgili bulguların bu şekilde
farklı çıkmasında kuşkusuz her iki cinsin yaş, eğitim
seviyesi, gelir düzeyi, meslek, medenî durum gibi kişisel
koşullarının önemli bir etkisi olmalıdır. Nitekim hem
Batı’da hem de ülkemizde bu yargıyı destekleyen birçok
bulgu vardır.

8. Ülkemizde erkeklerin kadınlara göre daha dindar
olduğunu ortaya koyan araştırma bulgularından hareket
ettiğimiz takdirde, bu neticenin ardındaki nedenler
nelerdir?
Cevap: Hıristiyan dünyasının aksine Müslüman
toplumlarda cami, Kur’an Kursu gibi din hizmeti veren
kurumlardan faydalanma; dinî bilgilendirme
programlarına katılabilme; dinî konuları tartışabilme ya da
dinî sorunlarını paylaşabilme; cemaate iştirak edip hutbe
ve vaaz dinleme fırsatlarından yararlanma açısından
erkekler kadınlara oranla daha fazla imkânlara sahiptirler.
Türk toplumunda daha çok örf gereği olarak kadınlar,
dindarlıklarını vaaz ve hutbeleriyle olumlu yönde
etkileyebilecek Cuma, bayram namazları vb. gibi bir takım
dinî uygulamalardan ya da konferans, seminer vb. dinî
bilgilendirme etkinliklerinden erkeklere göre daha uzak
kalmaktadırlar.

YAŞ VE DİNDARLIK

9. Dinî hayatın şekillenmesinde yaş değişkeninin etkisini
açıklamaya çalışan kuramlar nelerdir?
Cevap: Geleneksel, Kararlılık ve İlgisizlik kuramları, bu
çerçevede gündeme gelen açıklama tarzlarıdır. Geleneksel
Kuram, 18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir
düşüşün yaşandığını, dinî yönelişlerde yeniden artışın
ancak 30’lu yaşlardan itibaren gerçekleşebileceğini
savunur. Kararlılık Kuramı, yaşlanmayla birlikte dinî
hayatta kayda değer önemli değişmelerin ortaya
çıkmadığını öne sürer. Bu kurama göre bireyin dindarlığı
belirli bir çerçeve içerisinde sürüp gider, ciddi bir
değişime uğramaz. İlgisizlik Kuramı ise, yaş ile dindarlık
arasında ters orantılı bir değişmenin söz konusu olduğunu
iddia eder. Buna göre yaş ilerledikçe dindarlık zayıflar.

10. ABD ve Batı Avrupa’da yapılan araştırmalara
bütüncü bir yaklaşımla bakıldığında çıkan genel netice
nedir?
Cevap: Gençlik dönemiyle birlikte dindarlık zayıflamaya
başlar; ilk yetişkinlik döneminin başlangıcından 30
yaşlarına doğru dindarlıktaki düşüş nispeten sürer; daha
sonra durağan bir süreç ortaya çıkar. 40-45 yaşlarından
itibaren dindarlıkta yeni bir yükseliş eğilimi görülür
(Spilka ve ark., 1985; Françis ve Subbs, 1987;
BeithHAllahmi ve Argyle, 1997). Görüldüğü gibi bu
araştırmalar, daha çok yukarı- da tanımı yapılan
Geleneksel Kurama uygun bir çizgiyi göstermektedir.

11. İlgili literatüre genel olarak bakıldığında, yaş
büyüdükçe dindarlığın seyri nasıl değişmektedir?
Cevap: Literatüre genel olarak bakıldığına, yaş büyüdükçe
dindarlığın da arttığı yönünde bulgularla karşılaşmak
mümkündür. Dindarlığın çok boyutlu olarak ele alındığı
bir araştırma (Kendler ve ark. 2003) bulgularına göre yaş
ilerledikçe genel dindarlık, sosyal dindarlık, Tanrı’ya
adanmışlık ve tövbe etme eğilimlerinde artış
kaydedilmiştir. Ancak yaşın ilerlemesiyle otoriter
yargılayıcı Tanrı ve şefkatli Tanrı tasavvurları arasında
anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Bunun dışında bazı
çalışmalarda her iki değişken arasında olumsuz ilişki tespit
edilirken, bazılarında ise herhangi bir ilişkinin olmadığı
görülmüştür.

12. 17-30 yaş aralığındaki psikolojik ve sosyal değişmeleri
dikkate aldığınızda, bu dönemde dindarlıkta ortaya çıkan
düşüşün 40’lı yıllara yaklaşırken tersine dönüp yükselişe
geçmesinin ardında hangi nedenler etkili olabilir?
Cevap: Orta yaş döneminde dine ilginin yeniden
canlanması hayatın anlamına ilişkin sorgulamaların
yaşanmasıyla, yaşam kalitesi ve mutluluk düzeyiyle,
içinde bulunulan bunalım, kararsızlık ve gerilimlerden
kurtulma arzusuyla da yakından ilişkilidir.

13. Ülkemizde yaş ve dindarlık arasındaki ilişki nasıl
değerlendirilebilir?
Cevap: Ülkemizde yapılan araştırmalar ana hatlarıyla ele
alındığı zaman, genel bir kanaate ulaşmak oldukça zor
görünmektedir. Her şeyden önce araştırmalar, yaş ile
dindarlık arasında anlamlı ilişkiye işaret edebilecek
düzeyde tatmin edici bulgular sunmamaktadır. Diğer
taraftan gerçekleştirilen araştırmalar, genel olarak
birbiriyle çelişir bulgulara sahiptir. Birinde pozitif bulunan
ilişki diğerinde negatif bulunabilmektedir. Bu durum, yaş
ile birlikte kişisel ya da çevresel daha farklı bir takım
faktörlerin de işe karıştığını akla getirmektedir.

ÖĞRENİM DURUMU VE DİNDARLIK

14. Öğrenim durumu-dindarlık ilişkisi hangi boyutlularla
açıklanabilir?
Cevap: Öğrenim durumu-dindarlık ilişkisini iki boyutta
ele almak uygun görünmektedir. Boyutlardan biri, eğitimöğretim düzeyidir; diğeri ise, yapılan eğitim-öğretimin
içeriğidir. Konumuz itibariyle öğrenim düzeyi-dindarlık
ilişkisi, bireyin ilköğretimden üniversiteye kadar geçirdiği
eğitim-öğretim aşamalarının kişisel dindarlığı üzerindeki
etkilerini içermektedir. Öğrenim içeriği-dindarlık ilişkisi
ise, eğitim kurumlarında alınan eğitim-öğretim
içeriklerinin bireyin dindarlığının kalitesi üzerindeki
etkilerini içermektedir.

15. Kişisel dindarlığı doğrudan ya da dolaylı olarak
etkileyen en etkili kurum nedir ve etkileri nelerdir?
Cevap: Bireyin dindarlığının oluşmasında ve daha sonraki
dinî hayatının şekillenmesinde en etkili kurumun aile
kurumu olduğu konusunda eğitimcilerin hepsi fikir birliği
içindedir. Nitekim kişisel dindarlığı doğrudan ya da
dolaylı olarak konu edinen hemen tüm araştırmalar, aynı
hususa vurgu yapmaktadır. Bu nedenle aile kurumu, ilk
eğitim kurumu olarak kabul edilmektedir. Kuşkusuz aile,
sadece ilk dinî temellerin atıldığı veya ilk dinî eğilim ve
etkilerin geliştiği ortam değildir; aynı zamanda o, bireyin
sonraki dinî eğitim tercihlerini de birinci derecede
belirleyen en önemli sosyal yapıdır.

16. Ülkemizde üniversite düzeyinde yapılan çalışmalardan
elde edilen bulgular incelendiğinde -ilahiyat fakülteleri
hariç- yükseköğretimle dindarlık arasında nasıl bir ilişki
bulunduğu görülmüştür? Nedenleri nelerdir?
Cevap: Ülkemizde üniversite düzeyinde yapılan
çalışmalardan elde edilen bulgular incelendiğinde -ilahiyat
fakülteleri hariç- yükseköğretimle dindarlık arasında ters
yönlü bir ilişkiden söz edilebilir. Başka bir ifadeyle
öğrenim düzeyi yükseldikçe dindarlık düzeyinde düşüş
yaşanmaktadır. Kuşkusuz bu durumu besleyen sebepler
çok çeşitlidir. Sadece seküler odaklı eğitim veren fakülte
ve bölümlerde zaman zaman din ile bilimin karşı karşıya
gelmesi ya da yükseköğrenim sürecinin beraberinde
getirdiği sorgulayıcı akademik zihinsel yapıyla dinin
eleştirel bir tarzda değerlendirilmesi, akla ilk gelen
nedenler arasındadır.

17. Eğitim düzeyi yükseldikçe ya herhangi ciddi bir
değişiklik ortaya çıkmamakta ya da karmaşık ve tutarsız
ilişkiler gündeme gelebilmektedir. Eğitim düzeyi
yükseldiği halde dinî hayatında ciddi değişmeler
yaşamayanlar nasıl açıklanabilir?
Cevap: Eğitim düzeyi yükseldiği halde dinî hayatında
ciddi değişmeler yaşamayanlar, daha çok belirli
standartlara bağlı kurulu bir dinî çevreden gelenlerden ya
da özellikle dinî bunalım ve şüphelerle boğuşup
sonrasında kendini tatmin edecek belirli dinî kalıplara
sarılmayı tercih edenlerden oluşmaktadır. Kapalı dinî grup
ve cemaatlerde yetişenleri de bu çerçevede örnek teşkil
edebilecek başka bir kesim olarak sayabiliriz. Öğrenim
düzeyi-dindarlık ilişkisinin karmaşık sonuçlara yol
açtığıyla ilgili iki örnekle yetinebiliriz: Bir araştırma
bulgularına göre eğitim dinî organizasyonlara katılımı
desteklediği halde, eğitim seviyesi artan bireyler arasında
dinî organizasyonlardan ayrılma, din değiştirme ve dinden
dönme oranları daha fazladır (Sherkat ve Ellison, 2004).
Yine, eğitim seviyesinin yükselmesine bağlı olarak
dindarlıklarında daha dürüst ve tutarlı olmaya çalışanların
bir kısmı, eski olumlu dinî alışkanlıklarının bir kısmından
uzaklaşabilmektedir. Daha açık bir ifadeyle bazı dinî
tutum ve davranışlarda kalite artarken bazı dinî davranış
ve uygulamalar ortadan kalkmaktadır.

18. Ülkemizde hiç din eğitimi almayanların inanç
düzeyleri, din eğitimi alanlar ile farklılık göstermekte
midir?
Cevap: Ülkemizde üniversite öğrencileri üzerinde yapılan
bir araştırma, hiç din eğitimi almayanların Allah’a inanç
hususunda kararsız eğilimler geliştirdiklerini ve inanç
sorunları yaşadıklarını, ayrıca bunların dua ve ibadet
davranışlarında resmî ya da özel din eğitimi alanların çok
gerisinde kaldıklarını ortaya koymuştur. Liseli gençler
üzerinde gerçekleştirilen bir araştırmada ise Allah’a iman
konusunda en yüksek puanları İmam-Hatip öğrencileri
almasına karşın liseler arasında en düşük puanları Fen
Lisesi ve Anadolu Lisesi öğrencileri almıştır. Ayrıca dinî
şüphe ve tereddütler noktasında bu iki okul, en yüksek
oranlarla başı çekmiştir. Diğer taraftan ülkemizde yapılan
diğer birçok araştırma bulguları, din eğitimi alan
öğrencilerin daha dindar olduklarını gösteren ilave veriler
sunmaktadır. Ayrıca, fiziksel ve sosyal olayları
anlamlandırırken dinî referansları kullanma düzeyleri
bakımından İlahiyat Fakültesi öğrencilerinin diğer fakülte
ve bölümlerden anlamlı derecede farklılaştığı görülmüştür.

SOSYO-EKONOMİK DURUM VE DİNDARLIK

19. Sosyoekonomik düzey ile dindarlık arasında nasıl bir
ilişki vardır?
Cevap: Amerika ve Avrupa ülkelerinde yapılan
çalışmalar, dinî faaliyetlerin daha çok ekonomik durum
itibariyle orta gelir düzeyinde olanlar tarafından
yürütüldüğünü göstermektedir. Zenginler daha ziyade
göze hitap eden dinî faaliyetler içerisinde yer alırken,
fakirler genellikle dinin duygusal ve manevî boyutuyla
ilgilenmektedirler. Buna göre gelir düzeyleri farklı olanlar,
dinî hayatın değişik boyutlarında farklı tutum ve
davranışlar sergileyebilmektedir. Esasen sosyal statü ile
dindarlık ilişkisi, farklı görüntüler altında yansıma
bulabilir.

20. Ülkemizde elde edilen bulgulara göre sosyoekonomik
düzey ile dindarlık arasında nasıl bir ilişki vardır?
Cevap: Bu konuda ülkemizde elde edilen bulgulara göre,
genelde orta gelir düzeyinde olanlar, üst gelir grubundan
daha yüksek dini yönelim göstermektedir. Gelir grupları
açısından en dindar olanlar, orta gelir düzeyinde yer
almaktadır. Onları alt ve üst gelir grupları izlemektedir.
Alt gelir grubunu oluşturanlar ise, dinî yaşayış itibariyle
orta ile üst gelir grubu arasında yer almaktadır.
Dolayısıyla üst gelir grubundakilerin orta ve alt gruplara
göre, dine daha ilgisiz bir tavır sergilediği söylenebilir.

21. Sosyo-ekonomik düzey- dindarlık ilişkisinde ortaya
çıkan farklılaşmaların ardındaki nedenler nedir?
Cevap: Sosyo-ekonomik düzey- dindarlık ilişkisinde
ortaya çıkan farklılaşmaların ardında pek çok neden etkili
olabilir. Bu noktada kişisel, toplumsal ve kültürel
nedenler, en genel çerçeveyi oluşturur. Daha
derinlemesine analizlerde, aynı toplumda, yörede ve
kültürde yaşanmasına karşın mevcut koşullara göre gelir
düzeyine bağlı değişen dindarlık biçimlerinden de
bahsedebiliriz. Ülkemiz açısından değerlendirildiğinde,
sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olanların din ile daha az
ilgilenmelerini, muhtemel birkaç nedene bağlamak
mümkün görünmektedir: Özellikle Batılılaşma ve
modernleşme süreciyle birlikte, aydın kavramıyla
tanımlanan entelektüel üst kesimlerin ve sanat
camiasından önemli simaların dine ilgisiz yaklaşmaları,
diğer zenginlerin dine ilgisiz kalmalarına örnek teşkil
etmiş olabilir. Doğal olarak böyle bir anlayışta din, gelir
düzeyi düşük fakir ve yoksullar tarafından sahiplenen ve
yaşanan bir olgu olarak mahkûm edilmiş olur.

22. Üst gelir grubuna mensup kişilerin dinle ilişkisi nasıl
değerlendirilebilir?
Cevap: Öğrenim durumu-dindarlık ilişkisinde üzerinde
durulduğu üzere, genellikle özel okullardan yetişen zengin
kesimin aldığı pozitivist-akılcı eğitimin etkisiyle dine
mesafeli bir zihniyet oluşturması, bu bağlamda akla gelen
başka bir nedendir. Bu çerçevede olmak üzere zengin aile
çocuklarının özel okul-dershane-ev üçgeninde geçirdikleri
çalışma temposu sırasında isteğe bağlı din eğitimi
alamamaları, zamanla dinî bilgisizlik nedeniyle onları dine
yabancılaşmış bireyler haline getirebilir. Kuşkusuz aile içi
dinî eğitim eksikliğinin, çocuğun dinî temellerden yoksun
olarak hayata atılmasındaki önemli payı, burada ayrıca
vurgulanmalıdır. Diğer taraftan içinde bulundukları yoğun
iş ortamı nedeniyle zenginler, ibadetlere zaman ayırma
noktasında kendilerini mazur sayabilir. Böyle bir gerekçe,
gittikçe onları dine daha da ilgisiz hale getirebilir. Yine,
üst gelir grubunda bulunanların dinî hayata ilgisiz kalması,
kendi içinde bir sebep sonuç ilişkisine de dayanabilir.
Yani zenginlerin içli dışlı olduğu sosyal çevre, çeşitli
nedenlerle dini daha az önemseyen bir ilişki ağı kurmuş
olabilir. Doğal olarak bu ağla bağlantılı olanlar, dinden
uzaklaşabilir.

23. Orta ve alt gelir grubuna mensup kişilerin dinle ilişkisi
nasıl değerlendirilebilir?
Cevap: orta ve alt gelir grubundakilerin çoğunluğu için
geçerlilik arz etmez. Her şeyden önce alt ve orta gelir
grubun çocukları, başta aile ortamı olmak üzere dinî
değerlerin yaşandığı bir eğitim ve sosyalleşme süreci
geçirdikleri için, geleneksel kültürle birlikte inançları,
ibadetleri ve dinin dünyaya görüşünü, çoğu zaman
farkında olmadan içselleştirirler. Bu da onların kendilerini
dine daha yakın bulmalarına ve dolayısıyla dine daha fazla
ilgi göstermesine neden olabilir. Kuşkusuz bu yakınlık,
zamanla tutum ve davranışları şekillendiren bir dindarlığın
gelişmesinin temellerini oluşturur.

KIRSAL-KENTSEL ÇEVRE VE DİNDARLIK

24. Bireyin yaşadığı yerleşim biriminin köy, kasaba ya da
şehir olması ile dindarlığı arasında bir ilişki kurulabilir
mi?
Cevap: Yapılan araştırmalar, bireyin yaşadığı yerleşim
biriminin köy, kasaba ya da şehir olması ile dindarlığı
arasında bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Elde
edilen bulgular, büyük yerleşim birimleri olan şehirlere
oranla köy, kasaba veya ilçe gibi küçük yerleşim
birimlerinde yaşayanların dine daha fazla yakın
durduklarını ve dindarlık düzeylerinin daha yüksek
olduğunu göstermektedir. Batıda yapılan araştırmalarda
genel olarak kırsal kesimlerde yaşayanların, özellikle de
çiftçilerin geleneksel dinî değerlere daha bağlı olduklarını
ve dindarlık düzeylerinin şehirlerde yaşayanlara göre daha
yüksek olduğunu ortaya koymuştur.

25. Sosyal çevre-din ilişkisini sekülerleşme/dünyevileşme
bağlamında ele alındığında nasıl bir çıkarım yapılabilir?
Cevap: Genel olarak incelendiğinde Batıdaki çalışmaların
çoğunluğu, sosyal çevre-din ilişkisini
sekülerleşme/dünyevileşme bağlamında ele almaktadır.
Buna göre kırsal kesimlerde yaşamanın toplumsallaşma
açısından olumlu etkisi, dindarlığa da yansımaktadır. Şehir
ortamı ise, sosyal hayatta dünyevî katkılar sağladığı için
dindarlığı da bu yönde etkilemektedir. Bunun anlamı
şudur: Kırsal ya da nüfusun az olduğu yerlerde yaşayanlar,
şehirlerde ya da nüfusu kalabalık yerlerde yaşayanlara
göre geleneksel inançlara daha çok bağlanmakta; dinî
aktivitelere daha çok katılmakta ve dinî inançlarında daha
muhafazakâr olmaktadırlar.

26. Ülkemizde kırsal-kentsel ayırımının dindarlığa etkisi
var mıdır?
Cevap: Kırsal-kentsel ayırımının dindarlığa etkisiyle ilgili
ülkemizde yapılan çalışmalarda da Batı’dakilere benzer
sonuçların çıktığı görülmektedir. Bir araştırmada köy
kökenli olan deneklerin şehirlerde yaşayanlardan daha
dindar oldukları; şehirdekilerin inançsızlık noktasında
daha fazla yoğunlaştıkları tespit edilmiştir. Aynı araştırma,
köy ve kasabadan gelenlerin dinden etkilenme ve dinî
aktivitelere katılma yönünden şehirden gelenlere göre
daha ileride olduklarını ortaya koymuştur. Bir başka
araştırmada köyden gelen üniversitelilerin şehirden
gelenlere göre değişime daha açık oldukları; ibadet ve dinî
hükümleri uygulama noktasında ilgili ve istekli oldukları
tespit edilmiştir.

MEDENİ DURUM VE DİNDARLIK

27. Medeni durum ile dindarlık ilişkisi nasıl açıklanabilir?
Cevap: Medeni durum ile dindarlık ilişkisini konu edinen
birçok araştırma mevcuttur. Batı’da yapılan araştırmalara
genel bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, bunların
birbirinden farklı sonuçlar ortaya koyduğunu görebiliriz.
Genel olarak evlilerin bekârlara göre daha dindar
olduklarına dair bulgular yaygın olmasına karşın, birçok
araştırmada evlilik ve bekârlık açısından evlilerin lehine
küçük farklılıklar bulunmuştur. Yapılan bir araştırma
sonucuna göre, bekâr kadınların kiliseye devamda evlilere
oranla daha önde oldukları gözlemlenmiştir. Evlilerin
bekârlara göre daha yaşlı olabilecekleri göz önünde
tutulduğunda bu durum, çarpıcı bir sonuç olarak görünür.
Zira ilerleyen yaşla birlikte dinî aktivitelerde belirgin bir
artış söz konusudur. Eşini kaybetmiş dulların bekâr ve
evlilere göre özellikle günlük dua ve ölüm sonrası hayata
inanmada daha çok dinî davranış sergiledikleri
görülmektedir. Dulların daha yüksek yaş ortalamalara
sahip olmaları, bu bulgunun bir açıklaması kabul
edilebilir. Ayrıca tespitlere göre dullar, maneviyata ve
ölüm sonrası hayatta sevdikleriyle kavuşacaklarına inanma
eğilimindedirler. Boşanmış ve ayrı yaşayanlar da
evlilerden ortalama olarak daha yaşlıdırlar ve muhtemelen
dullardan daha gençtirler.

28. Bekârlarda dine karşı ilginin az olması nasıl
açıklanabilir?
Cevap: Bekârlarda dine karşı ilginin az olması, yaşları
itibariyle onların ergenlik karmaşası içinde bulunmalarına
bağlanabilir. Zira ergenlik, bünyesinde barındırdığı
biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel değişmeler
nedeniyle ergenin baş etmekte zorlandığı karmaşık
süreçler içerir. Bu arada güç kazanan bağımsızlık duygusu
nedeniyle genç, otorite olarak dine karşı başkaldırabilecek
bir psikoloji geliştirebilir. Dindarlığın zayıflamasına yol
açabilen dinî bunalım, dinî şüphe ve tereddütler, gençlik
döneminin temel nitelikleri arasında yer almaktadır.

29. Boşanmışlarda dine karşı ilginin az olması nasıl
açıklanabilir
Cevap: Boşanmış insanların dörtte birinin din ile
ilgilenmediklerini ifade etmiş olmaları dikkat çekicidir.
Boşanmışların değerler sisteminde ciddi farklılıkların
olabileceği söylenebilir. Araştırmalara göre din ile ilgisi
olmayan kişiler, daha kolay boşanmaya
yönelebilmektedirler. Zira dinî inançlarının zayıflığı,
ahlaki değerlerin yozlaşmasını beraberinde getirmesi
nedeniyle eşler arasındaki çatışmalara kaynaklık
edebilmektedir.
33
Cinsiyet ve Dindarlık
Cinsiyet değişkeniyle dindarlık ilişkisini ele alan
araştırmalar, ulaştıkları genel sonuçlar itibarıyla üç grupta
toplanabilir. Bir kısım araştırmalara göre kadınlar,
erkeklerden; diğer bir kısmına göre erkekler kadınlardan
daha dindardırlar. Bir kısım araştırmalara göre ise, cinsiyet
ile dindarlık arasında istatistik açıdan anlamlı bir ilişki
yoktur. Birinci grupta yer alan araştırmalar, genel çizgileri
itibarıyla daha ziyade Batı kaynaklı iken, ikinci
gruptakiler Doğu kaynaklı görünmektedir.

Genel olarak Batı Avrupa ve ABD eksenli pek çok
araştırma, kadınların erkeklere oranla daha dindar
olduklarını ortaya koymuştur. Bu araştırmaların bir
kısmına göre Hıristiyan mezheplerin tamamında kiliseye
gidenlerin oranı, kadınlarda daha yüksektir. Erkeklerle
karşılaştırıldıklarında kadınlar, kendilerini Tanrı'ya daha
yakın hissetmekte ve ibadetleri sırasında daha yüksek bir
ruhanilik yaşamaktadırlar. Yine kadınlar, daha fazla ibadet
etmekte, kutsal kitapları okumakta ve dua etmektedirler.

Batılı toplumlarda yapılan araştırmalarda, her ne kadar
kadınların erkeklere nispetle daha dindar olduğu yönünde
bulgulara ulaşılmışsa da bu durum, her yer için geçerli
evrensel bir olgu olarak kabul edilemez. Hatta büyük
ölçekli bazı çalışmalarda gerek kişisel dindarlık gerekse
dinî etkinliklere katılma hususunda her iki cinsiyet
arasında belirgin bir farklılık tespit edilememiştir. Ayrıca,
Yahudiler ve Müslümanlar arasında gerçekleştirilen pek
çok araştırmada erkeklerin kadınlardan daha dindar
olduğu yönünde bulgulara ulaşılmıştır.

Gerçekten de Müslüman Türk örneklemi üzerinde
yürütülen bazı çalışmalarda erkeklerin dindarlık
puanlarının kadınlardan daha yüksek çıktığı
görülmektedir. Bu bağlamda olmak üzere, İzmir, İstanbul
ve Erzincan'da halka yönelik; Ankara, Konya ve
Kayseri'de üniversite öğrencilerine yönelik yapılan
araştırmalarda Allah'a, Hz. Muhammed'in
Peygamberliğine, Kur'an'ın Allah kelamı olduğuna kesin
olarak inanma ile ibadetleri yerine getirme oranının
erkeklerde daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ancak
erkekler lehine olan bu farklılık da genelleştirilemez. Zira
kadınların erkeklerden daha dindar olduğunu ortaya koyan
araştırmaların yanı sıra, dindarlık açısından her iki cinsiyet
arasında anlamlı farklılıkların olmadığını tespit eden
çalışmalar da mevcuttur. Her iki sonuç ile ilgili
çalışmalara örnek vermek yerinde olacaktır: Buna göre
Günay (1999), Çelik (2002), Kayıklık (2003), Kirman
(2005) ve Yapıcı'nın (2007) tespitine göre kadınlar
erkeklerden; Bayyiğit (1989), Karaca (2000), Kula (2001),
Mehmedoğlu (2004), Onay (2004) ve Uysal'ın (2006)
bulgularına göre erkekler kadınlardan daha dindardır.

Yaş ve Dindarlık

Dindarlık biçiminin yapı ve kalitesini belirleyen
demografik değişkenlerden biri, yaş değişkenidir. Yaşdindarlık ilişkisiyle ilgili çalışmalar ABD başta olmak
üzere, daha çok Batı kaynaklıdır. Ülkemizdeki
araştırmalar, henüz belirgin bir kanaate ulaştırabilecek
yeterlilikte değildir. Yapılan araştırmalar ise, insanın tüm
gelişim dönemleri hakkında fikir vermekten çok bir veya
iki gelişim dönemiyle sınırlı görünmektedir. Bulguların
büyük çoğunluğu gençlik ve ilk yetişkinlik dönemlerine
karşılık gelen 17-30 yaş aralığındaki üniversite öğrencileri
üzerinde gerçekleştirilen araştırmalara dayanmaktadır.
Araştırmalar incelendiğinde yaş-dindarlık ilişkisiyle ilgili
genel sonuçların esasen cinsiyet-dindarlık ilişkisinde
görüldüğü gibi çeşitlilik arz ettiği görülür. Buna göre
yapılan araştırmaların bir kısmı, yaşın artmasıyla birlikte
dindarlığın da güçlendiğini ortaya koyarken bir kısım
araştırmalar, yaşın artmasına bağlı olarak dindarlığın
zayıfladığını göstermiştir. Diğer bir kısım araştırmalarda
ise, yaş ile dindarlık arasında anlamlı bir ilişki
bulunamamıştır. İnsanlar arasında yaşlıların daha dindar
olduklarıyla ilgili kanatın yaygın olduğu bilinir.

Dinî hayatın şekillenmesinde yaş değişkeninin etkisini
araştıran ABD'li bilim adamları, ortaya çıkan çeşitliliğin
ortak sonuçlarını tespit etmeye çalışmışlardır. Daha sonra
benzer sonuçlar bir araya getirilerek kuram halini almıştır.

Geleneksel, Kararlılık ve İlgisizlik kuramları, bu
çerçevede gündeme gelen açıklama tarzlarıdır. Geleneksel
Kuram, 18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir
düşüşün yaşandığını, dinî yönelişlerde yeniden artışın
ancak 30'lu yaşlardan itibaren gerçekleşebileceğini
savunur. Kararlılık Kuramı, yaşlanmayla birlikte dinî
hayatta kayda değer önemli değişmelerin ortaya
çıkmadığını öne sürer. Bu kurama göre bireyin dindarlığı
belirli bir çerçeve içerisinde sürüp gider, ciddi bir
değişime uğramaz. İlgisizlik Kuramı ise, yaş ile dindarlık
arasında ters orantılı bir değişmenin söz konusu olduğunu
iddia eder. Buna göre yaş ilerledikçe dindarlık zayıflar.

Orta yaş döneminde dine ilginin yeniden canlanması
hayatın anlamına ilişkin sorgulamaların yaşanmasıyla,
yaşam kalitesi ve mutluluk düzeyiyle, içinde bulunulan
bunalım, kararsızlık ve gerilimlerden kurtulma arzusuyla
da yakından ilişkilidir. Bu noktada şu hususu özellikle
vurgulamak gerekir ki, kişinin aile ortamı, sosyalleşme
tarzı, aldığı eğitim, bağlı olduğu grupların etkisi, dinî
kimliğiyle özdeşleşme düzeyi ve şahsiyeti, onun dine olan
ilgisi ya da ilgisizliğini belirlemede önemli bir paya
sahiptir. Dolayısıyla 18-35 yaş arası yetişkinlerde
dindarlığın kısmen zayıflamasının çok çeşitli sebeplerden
beslendiği söylenebilir.

Öğrenim Durumu ve Dindarlık

Bireyin dindarlık düzeyini etkileyen demografik
değişkenlerden bir diğeri, öğrenim durumudur. Öğrenim
durumu-dindarlık ilişkisini iki boyutta ele almak uygun
görünmektedir. Boyutlardan biri, eğitim-öğretim
düzeyidir; diğeri ise, yapılan eğitim-öğretimin içeriğidir.
Konumuz itibariyle öğrenim düzeyi-dindarlık ilişkisi,
bireyin ilköğretimden üniversiteye kadar geçirdiği eğitimöğretim aşamalarının kişisel dindarlığı üzerindeki
etkilerini içermektedir. Öğrenim içeriği-dindarlık ilişkisi
ise, eğitim kurumlarında alınan eğitim-öğretim
içeriklerinin bireyin dindarlığının kalitesi üzerindeki
etkilerini içermektedir.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, aile ortamında dine
yönelik güdülenmelerle dinî temelleri atılan çocuk, aile ve
yakın çevresinin etkisiyle din ağırlıklı bir öğretim
programına yönelebilmektedir. Bu çerçevede
düşündüğümüzde geride bırakılan her eğitim sürecinin,
dindarlıkta artışı da beraberinde getireceği söylenebilir.
Küçüklüğünde hafızlık yapmış birisinin isteyerek ve
severek İmam Hatip Lisesini okuması ve bu okuldan
mezun olduktan sonra aynı istekle İlahiyat Fakültesine
devam etmesi, aldığı temel dinî eğitimin doğal bir sonucu
olarak dindarlığını arttıran bir süreçtir. Nitekim din
öğretimi veren okullarda yapılan araştırmalar bu neticeyi
desteklemektedir.

Bu çerçevede ele alındığında bazı araştırmalara göre
eğitim düzeyi yükseldikçe, dine olan ilgi artmakta;
yaşanan dindarlığın kalitesi yükselmektedir. İlgili bulgular
incelendiğinde, bunların daha çok etkin din hizmetleri
veren Hıristiyan, Yahudi ya da çeşitli mezheplere bağlı
eğitim kurumlarında yürütülen din merkezli öğrenim
hayatının göstergeleri olduğu tespit edilebilir. Kur'an
Kursları, İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri,
ülkemizde bu çerçevede benzer sonuçların gündeme
geldiği örnekler arasında yer almaktadır.

Bazı araştırmalara göre eğitim düzeyi yükseldikçe dine
olan ilgi azalmakta ya da dinin başta ibadet olmak üzere
tecrübe, etki boyutlarında önemli düşüşler yaşanmaktadır.
İlköğretim, ortaöğretim ve yüksek öğretim çerçevesinde
yürütülen bu araştırmalara göre ilköğretim
seviyesindekiler ortaöğretim düzeyindekilerden, bunlar da
yüksek öğretim seviyesindekilerden daha fazla dinden
etkilenmekte; karar verirken dinî hassasiyetlere daha fazla
dikkat etmekte; dinî sorumlulukları ve ödevleri daha fazla
içselleştirmekte ve psiko-sosyal sorunlar karşısında daha
fazla dine müracaat etmektedirler. Müslümanlar üzerinde
yapılan bazı araştırmalar, burada gündeme getirilen
ilişkiye uygun düşmektedir. Bu araştırmalara göre,
öğrenim düzeyi yükseldikçe özellikle namaz ibadetine
devamlılık düşmekte, seçim ve tercihlerde dinî ilkelere
uyma davranışı azalmakta, sadaka vb. dinî yardım ve
bağışlar düşmekte ve dinî organizasyonlara katılım
zayıfla-maktadır.

Sosyo-Ekonomik Durum ve Dindarlık

Genel olarak toplumsal çeşitlilik incelendiği zaman, bu
çeşitliliğin ardındaki en önemli unsurlar arasında sosyoekonomik farklılıkların var olduğu sonucuna ulaşılabilir.
Kuşkusuz sosyo-ekonomik durum, toplum içerisinde
yaşam standartlarıyla farklı olduğunu gösteren sosyal sınıf
ya da tabakaları ifade eder. Barınmadan korunma ve
eğlenmeye kadar sahip oldukları imkânlar açısından
sosyo-ekonomik düzeyi yüksek zenginler sınıfı, orta
hallilerden, özellikle de sosyo-ekonomik düzeyi düşük
fakirler ya da yoksullardan bariz çizgilerle ayrılır. Daha
açık bir ifadeyle zenginlerin dünyası, daha çok imkân ve
fırsatlar dünyasını temsil ederken fakir ve yoksulların
dünyası, birçok imkânsızlık ve sınırlılıklar içerir. Doğal
olarak bu farklılık, bütün diğer ilişkilerde düzenleyici bir
rol oynadığı gibi dine ve kutsala yaklaşımda da etkin bir
rol oynar.

Amerika ve Avrupa ülkelerinde yapılan çalışmalar, dinî
faaliyetlerin daha çok ekonomik durum itibariyle orta
gelir düzeyinde olanlar tarafından yürütüldüğünü
göstermektedir. Zenginler daha ziyade göze hitap eden
dinî faaliyetler içerisinde yer alırken, fakirler genellikle
dinin duygusal ve manevî boyutuyla ilgilenmektedirler.
Buna göre gelir düzeyleri farklı olanlar, dinî hayatın
değişik boyutlarında farklı tutum ve davranışlar
sergileyebilmektedir. Esasen sosyal statü ile dindarlık
ilişkisi, farklı görüntüler altında yansıma bulabilir. Bu
bağlamda örneğin gelirlerine kıyasla yaptıkları katkılar
düşük görünse de gelir seviyesi yüksek olanlar, dinî
organizasyonlara daha fazla bağış yapabilmektedirler.
Başka bir ifadeyle onlar, bu tür organizasyonlara
doğrudan katılmak yerine, genellikle maddî katkı
sağlamayı tercih edebilmektedirler. Bu durum, zenginlerin
dinî hayatla ilişkilerinin kısmî ve dolaylı olduğu şeklinde
yorumlanabilir.

Görüldüğü üzere sosyo-ekonomik durum ile dindarlık
arasındaki ilişkiler tek yönlü ve tek boyutlu değildir. Bu
nedenle dindarlık ile gelir düzeyi arasındaki ilişkilerin
farklı sebeplerden beslenerek şekillendiğini söylemek
mümkündür. Araştırma bulgularında kültür farklılıklarının
oynayabileceği roller de hesaba katıldığında, sonuçların da
doğal olarak farklılaşacağı öngörülebilir. Nitekim
Hıristiyan ve Müslüman örneklem üzerinde
gerçekleştirilen çalışmaların sonuçları, konunun sadece
gelir düzeyiyle ilişkili olmadığını ortaya koymaktadır
(Yapıcı, 2006). Bu noktada Batılı çalışmalardan elde
edilen bulgular, ülkemizde yapılan çalışmaların
sonuçlarıyla kısmen benzerlik arz etse bile, birçok yönüyle
uyuşmadığı söylenebilir. Örneğin Batı'daki çalışmaların
bir kısmına göre dinden en uzak kesimi dar gelirliler teşkil
ederken ülkemizde yapılan çalışmalarda, orta ve alt sosyal
tabakada olanların din ile daha fazla ilgilendiği; en az ilgili
olanların ise, üst tabakaya ait oldukları tespit edilmiştir.
(Günay,1986). Bu çerçevede ülkemizde gerçekleştirilen
araştırmalar, gelir düzeyinin artmasına paralel olarak dine
olan ilginin de azaldığını ortaya koymuştur.

Batı dünyasında zenginlerin din ile kurmuş oldukları kısmî
ve dolaylı ilişkiyi bir tarafa bırakacak olursak genel olarak
araştırmalardan şu sonucu çıkarabiliriz: Sosyo-ekonomik
durum ile dindarlık ilişkisinde en yüksek dindarlık
düzeyine, orta sosyo-ekonomik düzeyde olanlar
ulaşmaktadır. Bunları ikinci sırada alt sosyo-ekonomik
düzeydekiler takip etmektedirler. Dinî hayatla ilişkisi en
zayıf olanlar, yüksek sosyo-ekonomik düzeye sahip
olanlardır. Bu genellemede istisnaların olabileceği hususu,
elbette akılda tutulması gerekir önemli bir husustur.

Kırsal-Kentsel Çevre ve Dindarlık

Yapılan araştırmalar, bireyin yaşadığı yerleşim biriminin
köy, kasaba ya da şehir olması ile dindarlığı arasında bir
ilişki olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen bulgular,
büyük yerleşim birimleri olan şehirlere oranla köy, kasaba
veya ilçe gibi küçük yerleşim birimlerinde yaşayanların
dine daha fazla yakın durduklarını ve dindarlık
düzeylerinin daha yüksek olduğunu göstermektedir.

Batıda yapılan araştırmalarda genel olarak kırsal
kesimlerde yaşayanların, özellikle de çiftçilerin geleneksel
dinî değerlere daha bağlı olduklarını ve dindarlık
düzeylerinin şehirlerde yaşayanlara göre daha yüksek
olduğunu ortaya koymuştur (Hunter, 1983; Brown, 1988).
Bazı araştırmalar, köy-şehir ayırımı yerine küçük yerleşim
birimi-büyük yerleşim birimi ayırımını benimsemiştir. Bu
ayırıma göre yapılan araştırmalarda nüfusu 50000'e kadar
olan yerleşim birimlerinde dinî hayatın, büyük şehirlere
oranla daha canlı olduğu tespit edilmiştir. (Glock ve Stark,
1966; Mol, 1972).

Genel olarak incelendiğinde Batıdaki çalışmaların
çoğunluğu, sosyal çevre-din ilişkisini
sekülerleşme/dünyevileşme bağlamında ele almaktadır.
Buna göre kırsal kesimlerde yaşamanın toplumsallaşma
açısından olumlu etkisi, dindarlığa da yansımaktadır. Şehir
ortamı ise, sosyal hayatta dünyevî katkılar sağladığı için
dindarlığı da bu yönde etkilemektedir. Bunun anlamı
şudur: Kırsal ya da nüfusun az olduğu yerlerde yaşayanlar,
şehirlerde ya da nüfusu kalabalık yerlerde yaşayanlara
göre geleneksel inançlara daha çok bağlanmakta; dinî
aktivitelere daha çok katılmakta ve dinî inançlarında daha
muhafazakâr olmaktadırlar.

Genel olarak il ve büyük şehir gibi nüfusun yoğun olduğu
yerleşim birimlerinde yaşayanlar, diğer daha küçük
yerleşim birimlerinde yaşayanlara oranla dine daha ilgisiz
ve uzak durmaktadırlar. Kuşkusuz bu neticede, kalabalık
yerleşim bölgelerinde sosyal ilişkilerin oldukça gevşek
olması ve bencilliğin artması; sosyal kontrol
mekanizmalarının işlevini yitirmesi veya çoğu zaman
etkisiz kalması; modernleşmeye bağlı hızlı, bireyselleşmiş,
paylaşım ve yardımlaşma gibi dinî değerlerden uzak bir
yaşam standardının gelişmesi gibi pek çok faktör
belirleyici bir rol oynar.

Medeni Durum ve Dindarlık

Dindarlığı etkileyen demografik değişkenlerden biri de
medeni durumdur. Medeni durum bekâr, evli, boşanmış ve
dul şeklinde bireyin başka birisiyle olan ilişki ya da
ilişkisizlik durumunu ifade eder. Medeni durum, insanın
yaşadığı hayatla bağlantılarını, toplumsal hayatta
üstlenmesi gereken rolleri ve başkalarına yönelik temel
sorumluluklarını belirleyen en önemli olgulardan biridir.
Araştırmaların da gösterdiği gibi bekârlık, evlilik ya da
boşanmışlık ve dulluk, bireyin hayata ve olaylara bakışını,
nerede ne zaman, nasıl davranabileceğini yönlendiren iç
ve dış dinamikleri içerir. Bu bağlamda medeni durum ile
dindarlık arasında karşılıklı bir ilişkinin varlığından söz
edilebilir. Buna göre dindarlık evliliğe yön verirken,
evlilik de dindarlığın biçimini şekillendirir.

Medeni durum ile dindarlık ilişkisini konu edinen birçok
araştırma mevcuttur. Batı'da yapılan araştırmalara genel
bir bakış açısıyla yaklaştığımızda, bunların birbirinden
farklı sonuçlar ortaya koyduğunu görebiliriz. Genel olarak
evlilerin bekârlara göre daha dindar olduklarına dair
bulgular yaygın olmasına karşın, birçok araştırmada
evlilik ve bekârlık açısından evlilerin lehine küçük
farklılıklar bulunmuştur. Yapılan bir araştırma sonucuna
göre, bekâr kadınların kiliseye devamda evlilere oranla
daha önde oldukları gözlemlenmiştir. Evlilerin bekârlara
göre daha yaşlı olabilecekleri göz önünde tutulduğunda bu
durum, çarpıcı bir sonuç olarak görünür. Zira ilerleyen
yaşla birlikte dinî aktivitelerde belirgin bir artış söz
konusudur. Eşini kaybetmiş dulların bekâr ve evlilere göre
özellikle günlük dua ve ölüm sonrası hayata inanmada
daha çok dinî davranış sergiledikleri görülmektedir.

Dulların daha yüksek yaş ortalamalara sahip olmaları, bu
bulgunun bir açıklaması kabul edilebilir. Ayrıca tespitlere
göre dullar, maneviyata ve ölüm sonrası hayatta
sevdikleriyle kavuşacaklarına inanma eğilimindedirler.
Boşanmış ve ayrı yaşayanlar da evlilerden ortalama olarak
daha yaşlıdırlar ve muhtemelen dullardan daha gençtirler.
Ancak onlar küçük istisnaların dışında birçok dinî
aktivitede, evlilerle benzer özellikler sergilemektedirler.
Bazı kiliselerin boşanmayı kınaması ya da hoş
karşılamaması, bu durumun açıklaması olabilir.

Türkiye'de gerçekleştirilen çeşitli araştırmalarda evlilerin
dinî pratikleri yerine getirme açısından bekârlara göre
genel anlamda daha önde olduğu ortaya çıkmıştır. Batı'da
yapılan araştırmaların karmaşık sonuçlarının aksine
ülkemizdeki araştırmalar, evlilik ile dindarlık arasında
daha güçlü bir bağın söz konusu olduğunu göstermektedir.
Bu çerçevede gerçekleştirilen araştırmalarda, evli
yetişkinlerin bekâr yetişkinlerden daha dindar olduğu
tespit edilmiştir. (Yıldız, 1998).
34
Dindarlığın Etkileri / Ünite 4: Dindarlığın Etkileri - Sorularla Öğrenelim
« Son İleti Gönderen: Ders Hocası 30 Aralık 2018, 12:08:51  »
1. Din psikolojisi literatüründe “dindarlık”, “dinî hayat”
gibi kavramların taşıdığı anlam nedir?
Cevap: Din psikolojisi literatüründe “dindarlık”, “dinî
hayat” gibi kavramlarla ifade edilen bu hayat tarzı genel
olarak “Allah’la uyumlu bir hayat” yaşama çabasına
karşılık gelir.

2. Dinin insan üzerindeki etki ve işlevleri nelerdir?
Cevap: Dinin insan üzerindeki etki ve işlevleri fizyolojik,
psikolojik ve sosyal olmak üzere üç temel kategoride
incelenebilir.

DİNDARLIĞIN PSİKOLOJİK ETKİ VE
İŞLEVLERİ

3. Freud ve takipçilerinin dindarlıkla ruh sağlığı
arasındaki ilişkiye yaklaşımları nasıldır?
Cevap: Freud ve takipçileri olmak üzere bazı
araştırmacılar dinlerin insan psikolojisini zorlayan,
dolayısıyla ruh sağlığını bozan etkilerinden bahsetmiş ve
bu durumu ispatlamaya çalışmıştır.

4. Dinî inanç ve pratiklerin, ruh sağlığını olumsuz yönde
etkilediğinin düşünülmesinin sebebi nedir?
Cevap: Bazı araştırmacılara göre dinî inanç ve pratiklerin
ruh sağlığını olumsuz yönde etkilemesi konusunda
kanaatlerin ortaya çıkmasının en önemli nedenlerinde
birisi, insanların dinî kuralları sığ ve katı bir tarzda ele
almalarıdır.

5. Mistik tecrübeler insan üzerinde hangi etkilere
sahiptir?
Cevap: Bu tür tecrübeler, insanların toplumla
bütünleşmesi ve çevrelerine uyumlarını kolaylaştırıcı
etkilere sahiptir.

6. Mistik tecrübe yaşayan insanlar üzerinde yapılan
araştırmalarda ne gibi sonuçlara ulaşılmıştır?
Cevap: Mistik tecrübe yaşayan insanlar üzerinde yapılan
araştırmalarda, bu tip bir tecrübe geçiren insanların
psikopatoloji ölçeklerinden düşük, psikolojik sağlık
ölçeklerinde yüksek skorlar göstermiş oldukları
görülmüştür.

7. Suçluluk duygusu kişilerin dini hayatını nasıl etkiler?
Cevap: İnsanların büyük çoğunluğunun tecrübe ettiği
evrensel bir olgu olan suçluluk duygusu kişilerin dinî
hayatında rol oynayan önemli bir güdü olmakla birlikte,
bazı durumlarda dinî hayatı olumsuz yönde de
etkileyebilmektedir. Özellikle şiddetli bir hal alıp, bir
saplantıya dönüştüğü durumlarda suçluluk duygusu ruhsal
sağlığı tehdit edici bir görünüm arz edebilmektedir. Zira
bu duygu çok yoğun ve dayanılmaz olduğunda, kimi
insanlarda buna neden olan ahlaki ve dinî değerlere karşı
bilinçli bir mücadeleyi de destekleyebilmektedir.

8. Dinî inanç ve pratiklerin ruh sağlığını olumsuz yönde
etkilediği yönündeki görüşler günümüzde nasıl
yorumlanmaktadır?
Cevap: Dinî inanç ve pratiklerin ruh sağlığını olumsuz
yönde etkilediği yönündeki görüşler, günümüzde artık
eskisi kadar itibar görmemektedir. Mesela modern
psikanalistler, bugün artık Freud’un yaklaşımlarının
birçoğunu kabul etmeyerek, dine artık daha olumlu bir
bakış açısından bakmaktadırlar. Hatta bazıları biraz daha
ileri giderek, din adamlarının ruhsal sağlığı koruma
hareketinin ilk halkasını oluşturduklarını kabul etmektedir.

9. Psikoteoloji nedir?
Cevap: Din ile psikolojinin uzlaşmasını ifade etmek için
kullanılan bir kavramdır.

10. Din ile psikolojinin ortak noktaları var mıdır?
İnsanlar üzerinde hangisi daha etkilidir?
Cevap: Evet vardır. Din ile psikolojinin her ikisinin de
hemen hemen aynı amaca yönelik işlev icra ettikleri kabul
edilmektedir. Esasen dinin psikolojiye nazaran daha büyük
kitlelere hitap ettiğini söylemek mümkündür. Çünkü her
ikisinin de insana yol gösterme ve hayatında ona
kılavuzluk etme gayretinde olmasına rağmen, çok sayıda
insanın psikolojiden ziyade dinin kendilerine sunmuş
olduğu çözüm yollarını kabullenmiş olduğu
gözlemlenmektedir. Hastalarının hayatlarında dinî
inançlarının hayatî bir işlev icra ettiğini gören psikolojik
danışmanların büyük çoğunluğu ise, bu inançların tedavi
sürecine olumlu katkılar sağlayabileceğini kabul
etmektedir. Bu bağlamda özellikle din adamları, ruhsal
hastalığın erken teşhisinde hem cemaatlerine hem de
psikiyatristlere faydalı olabilecek bireyler olarak
değerlendirilmektedir.

11. Dinin icra ettiği işlevler nelerdir ve hangi amaçlarla
kullanılır?
Cevap: Dinî inançlar; insanların kontrol ve özsaygı
duygularını besleyici, kaygının azaltılması konusunda
alternatifler sunan, ümit aşılayıcı, sosyal davranışı
kolaylaştırıcı düzenlemelerle sosyal bütünleşmeyi
destekleyen ve kişisel mutluluğu artıran bir işlev icra
edebilmektedir. Bu açıdan bakıldığında dinin icra ettiği bu
işlevler, ruhsal hastalıkların tedavisiyle uğraşan uzmanlar
tarafından kullanılabileceği gibi, bu tip rahatsızlıkları
bulunmayan insanlar için ise koruyucu amaçlarla
kullanılabilir.

12. V.Frankl’ın Logoterapi anlayışına göre ruhsal
tedavinin (psikoterapi) özellikleri nelerdir?
Cevap: V.Frankl’ın Logoterapi anlayışına göre ne cins
olursa olsun, her ruhsal tedavinin (psikoterapi) üç özelliği
vardır:
1. Hastanın kendine olan güvenini ve saygısını
kuvvetlendirmek,
2. Ona daha iyi durumlara yönelmesi için çalışma
gücü vermek,
3. Davranışlarını uydurması için kendisine daha iyi
bir takım davranış örnekleri göstermek, yeni ve
sağlıklı uyum kazandırmak.

13. Değerlerin hem ruh sağlığına hem de psikoterapiye
katkıları nelerdir?
Cevap: Değerlerin hem ruh sağlığına hem de
psikoterapiye katkıları bazı araştırmacılar tarafından şu
şekilde dile getirilmektedir: Dinî inanç ve pratikler
ekseninde şekillenen değerler; kimlik sahibi, dürüst ve
samimi olmak, kişisel sorumluluk duygusu kazanmak,
belli amaçlara sahip olmak, gelişmeyle ilgili motivasyon
ve kişisel duyarlılıkta derinleşmek, stres ve krizlerle başa
çıkma konusunda uyum sağlayıcı stratejiler geliştirmek,
kendi kendine karar verebilme yeteneği kazanmak, fiziksel
sağlıkla ilgili iyi alışkanlıklar geliştirmek gibi ruh sağlığını
olumlu yönde etkileyecek birçok davranışın gelişmesine
katkıda bulunmaktadır.

14. W. James dini nasıl değerlendirmektedir?
Cevap: W. James dini, inanan insan için yaşama gücü ve
hayat kaynağı olarak değerlendirmiştir.

15. Dinî başa çıkma yöntemleri nelerdir?
Cevap: Üç tür dinî başa çıkma yönteminden
bahsedilebilir. Bunlardan birincisi olan kendini yönetme
modelinde birey Allah’ın kendisine kendi sorunlarıyla
başa çıkma yeteneğini verdiğine inanır. İkinci başa çıkma
yöntemi olan, takdire uymada ise birey, işi tamamen
Allah’ın takdirine bırakarak pasif bir şekilde sonuçları
beklemektedir. Üçüncü başa çıkma yolu ise, işbirliği
yoluyla başa çıkma yöntemidir. Bu yönteme göre bireyin
kendisi sorunları çözmede sorumludur ancak sorunların
çözümünde Allah’ı bir dost ve yardımcı olarak
algılamaktadır.

16. Dinî başa çıkmanın işlevi nedir?
Cevap: Dinî başa çıkma; yaşamsal sorunlarda, Allah’ın
bu sorunların çözümüne yardım ettiği hissi sağlayarak,
“anlam bulma”da güçlü bir kaynak işlevi görebilmektedir.
Yani dinî inanç sayesinde insanlar, duygusal bir rahatlık
ve sakinlik, sosyal destek, daha düşük düzeyde ölüm
kaygısı ve geçirdikleri hastalıklarda bir hikmet arama
yollarıyla önemli derecede rahatlayabilmektedirler.

17. Benlik saygısı nasıl tanımlanır ve neyi ifade eder?
Cevap: Benlik saygısı; ‘bireyin, kendini benimsemesi,
onaylaması, kendine değer vermesi ve saygı duyması’
olarak tanımlanmaktadır. Daha çok kendini algılamaya
yönelik bir kavram olan benlik saygısı, bireyin, kendisine
yüklediği psikolojik değeri ifade etmektedir.

18. Kişisel benlik saygısı nedir?
Cevap: Kendisi hakkında değerlendirme yapan bireyin
kendi kişisel özellikleriyle ilgili öznel değerlendirmelerine
kişisel benlik saygısı denir.

19. Kolektif benlik saygısı nedir?
Cevap: Bireyin içinde yaşadığı veya özdeşleştiği
grupların özelliklerini temel alarak yaptığı öznel
değerlendirmeye kolektif benlik saygısı denir.

20. Benlik saygısı ile dindarlık arasındaki ilişki üzerine
yapılan çalışmalarda hangi sonuçlara ulaşılmıştır?
Cevap: Benlik saygısı ile dindarlık arasındaki ilişki
üzerine yapılan çalışmalarda, özellikle iç güdümlü dinî
yönelim ile benlik saygısı arasında güçlü olumlu bir
ilişkinin olduğu, yani iç güdümlü dinî yönelim arttıkça,
bireylerin benlik saygısı düzeyinin de yükseldiği tespit
edilmiştir. Buna paralel olarak dış güdümlü dindarların
genel olarak benlik saygısı düzeylerinin ise, iç güdümlü
dindarlardan daha düşük olduğu gözlenmiştir. Bu
bulgular, iç güdümlü dindarlık biçiminin kendi içyapısında
dinî inanç ve pratikleri samimi ve adanmış bir şekilde
yapmayı barındırması ve bu durumun bireylerin
kendilerini daha yüksek düzeyde kabul ve onaylamasına
olan katkısıyla açıklanmaktadır.

21. Psikolojik hizmetlerde dini hassasiyetlerin dikkate
alınması konusunda yapılan araştırmalarda nasıl
sonuçlara ulaşılmıştır?
Cevap: Yapılan bir araştırmada danışanlar iki gruba
ayrılarak gruplardan birine kendi dinî inançlarına atıflarda
bulunan dinî muhtevalı bir danışma süreci uygulanmış,
diğer gruba ise aynı danışma dinî materyal
kullanılmaksızın uygulanmıştır. Her iki danışma süreci de
hem dindar hem de dindar olmayan danışmanlarla
yönetilmiştir. Sonuçta dindar olan danışanlara, dinî
materyal ile danışma tekniklerinin birleştirilerek
uygulanmasının tedavi sürecinin kolaylaşmasında daha
etkili olduğu ve bu yöntemin danışanların depresyon
düzeylerini azaltıcı bir etkisinin olduğu görülmüştür. Hatta
kendilerini dindar olarak tanımlamayan ancak danışma
sürecinde dinî materyali kullanan danışmanların yürütmüş
oldukları danışma sürecinde kısmen de olsa bu etki
gözlemlenmiş ve bu sonuç biraz da şaşkınlıkla
karşılanmıştır. Bu ve benzeri çalışmalar, psikolojik
danışman ve psikiyatristlerin kendi bireysel inançları ne
olursa olsun, yardım etmeye çalıştıkları insanların dinî
inanç ve duyarlılıkları ile ilgili materyali, tedavi sürecinde
kullanmaları, yani tedavi stratejilerini hastalarının
durumuna göre ayarlamalarının daha olumlu sonuçlar
ortaya çıkardığını ortaya koymaktadır.

22. İnsanların stresli olduğu dönemlerde dinin üstlendiği
görev nedir?
Cevap: Stresin etkisini azaltma konusunda en etkili
faktörlerden birisi dinî inanç ve pratikler olarak kabul
edilmektedir. Örneğin yapılan bir araştırmada, operasyon
geçiren yaşlı hastaların ameliyat sonrası yapmış oldukları
dinî pratiklerin depresyon ve genel stres düzeylerini aşağı
çekmede rolü olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca dinî başa
çıkma yöntemlerinin, stresin etkisini azaltma konusunda
kullanılan genel yöntemlerin önemli bir bölümünü
oluşturduğu ve faydalı sonuçlar verdiği saptanmıştır. Zira
dinî organizasyonlar ve bu çerçevede yaşanan dinî
tecrübeler, sıkıntı ve ıstırap duygularına karşı bir ilaç
işlevi görebilmekte ve bir tür yatışma sağlamaktadır. Bu
tecrübe ile insan kalbinde bir hafiflik, ruhunda bir ferahlık
hissedebilmektedir. Bu bağlamda dinî tecrübe, bazılarına
bilinemeyen ancak güven verici tatlı bir duygu verirken,
bazılarının hayatına da ilâhî bir rayiha katabilmektedir.
Ayrıca dinî pratiklerin, bir yandan kederlerin acısını
azaltmakta olduğu diğer taraftan da aşırı neşeyi tasfiye
ederek ruhsal dengenin bozulmasını önlediği söylenebilir.

23. Koenig depresyon ile dinî inanç arasındaki ilişki
üzerine yaptığı birçok araştırmada ne gibi sonuçlara
ulaşmıştır?
Cevap: Depresyon ile dinî inanç arasında birçok
araştırması olan Koenig, dinî ibadetlere daha fazla katılan
kişilerde depresyon göstergelerinin daha düşük olduğunu
ve bu kişilerin daha az depresif belirti geçirdiklerini tespit
etmiştir. Koenig, Larson ile birlikte gerçekleştirdiği ve
dindarlık ile sağlık arasındaki ilişkinin farklı boyutlarını
irdeledikleri diğer bir araştırmada bu alanda yapılan 850
araştırmayı incelemiş ve çalışmaların % 80’inde
dindarlıkla hayattan tatmin olma arasında olumlu bir
ilişkinin bulunduğunu tespit etmiştir. Aynı araştırmada
depresyon ve kaygı ile dindarlık ilişkisini ele alan
çalışmaların üçte ikisinde, dindarlık düzeyi yüksek olan
bireylerin, düşük olan bireylere oranla daha az depresyon
geçirdikleri ve daha düşük düzeyde kaygı hissettikleri
tespit edilmiştir. Aynı şekilde değişik dinî gruplar
üzerinde yapılan araştırmalar, ibadetlerini düzenli yerine
getiren dindarlarda, yerine getirmeyenlere göre depresyon
oranının yarı yarıya azaldığını ortaya koymaktadır.
24. Dinî inançların ölüm kaygısını azalttığına dair çok
sayıda araştırmanın sonucunda elde edilen bulgular
araştırmacılar tarafından nasıl yorumlanmıştır?
Cevap: Dindar insanlar, yapılan bazı kötü davranışların
hesabını vermeyi düşünüp diğer insanlardan daha fazla
korku hissetme potansiyeli taşımaktadırlar. Ancak aynı
dinî inançları onlara hayatın tasarımı konusunda
yönlendirmekte ve onlar, ölümün hakikat olduğuna, bütün
insanların önceden tespit edilmiş ecelleri bulunduğuna ve
vakti geldiğinde hepsinin öleceğine inanarak ölüme daha
gerçekçi bir açıdan bakabilmektedir. Ayrıca onlar,
hayatlarını inandıkları değerler istikametinde geçirmeye
çalıştıklarından, ahiret hayatında kendilerine vaat edilen
mükâfatlara ulaşacaklarını ümit etmekte, eksikliklerinden
dolayı bağışlanacaklarını ummakta ve ölümü bir yokluk
olarak algılamamaktadırlar. Zira ebedilik inancı, ölüm
korkusunun etkisini azaltabilecek en etkili faktörlerden
biri olarak kabul edilmektedir. Dinler ise insanın ebedilik
duygusunun tatminine de bir kapı aralayarak, etkisi
küçümsenemeyecek bir yatışma sağlamaktadır. İnsan,
yapısındaki ben severlik (narsizm) özelliğinin etkisiyle
kendisini şuur dışı olarak ölümsüz düşünme eğilimindedir.
Dinî inançlar ise, içi boş bir çerçeve özelliği sergileyen bu
inanç biçiminin muhtevasını doldurarak, ahiret inancıyla
bu eğilimin tatminine kapı aralamaktadır. Dinî inançların
ölümle birlikte yapılan kötülüklerin hesabını verme
ihtimalini tetiklemesi, suçluluk duygularını ön plana
çıkardığı için olumsuz bir işlev icra edebilir. Ancak din bu
konuda ortaya çıkabilecek bireysel temelli olumsuz
duyguları, Tanrının affediciliğini vurgulayarak aşmak ister
bir görünüm arz etmekte, sosyal ilişkilerden
kaynaklanacak suçluluk duygusunu devre dışı bırakarak
(Tanrı, insanlar arası ilişkilerden kaynaklanan günahları
affedici konumda kendisini görmeyerek), sosyal adaletin
tesisine katkıda bulunmak istemektedir. Bu durum
özellikle köklü dinî inançlara sahip olan hastaların
genellikle durumlarını bildikleri ve sonunda rahat bir
şekilde öldükleri ile ilgili klinik raporları da bir dereceye
kadar açıklar görünmektedir.

25. Dindar insanların dindar olmayanlara nazaran
kendilerini daha az yalnız hissetmelerinin nedeni nedir?
Cevap: Kutsal’la ilişkiye girmenin, insanın iç dünyasında
manevi bir alan yarattığı, sosyal olarak kendisini yalnız
hisseden insanın en azında bu alanda yalnızlık
hissetmeyeceği ve terk edilmişliğin insan psikolojisinde
oluşturacağı yansımaların olumsuz etkisini en alt düzeye
indirebileceği söylenebilir. Nitekim bu konuda yapılan
araştırmalar, dindar insanların daha az yalnızlık duygusu
hissettiklerini ortaya koymuştur.

26. Kutsal ile girilen ilişkinin, huzursuzlukların etkisini
azaltmada işlevi var mıdır?
Cevap: Evet vardır. İnanan insanlar zaman zaman
kendilerini kurtaramadıkları sosyal tecrit duygularının
oluştuğu olumsuz etkileri, Kutsal ile girmiş oldukları ilişki
ile ödünleyebilirler. Kur’an’da dinin bu tür bir etki ortaya
koyabileceğine atıfta bulunan birçok ayet vardır. Örneğin
“Gerçek bir dost olarak Allah yeter (Nisa, 5/45)” ayeti,
bütün sosyal bağların çözüldüğü durumlarda bile, dinî
inancın insanın ayakta kalmasına katkıda bulunabileceğine
atıfta bulunurken; “Allah’ın dostlarına korku yoktur, onlar
üzülmeyecekler de” (Yunus,10/62) ayeti ise, Kutsal ile
girilen bu ilişkinin, huzursuzlukların etkisini azaltmada
işlevsel olabileceğini ima etmektedir.

27. Din insanların dinlenme ihtiyacını nasıl
karşılamaktadır?
Cevap: Dinî tecrübe sahasına açılmak, manevi bir hava
teneffüs etmek için dinî bir kuruma veya bir ibadethaneye
gitmek, dinî sosyal organizasyonlara katılmak, insanlara
yardım etmek gibi dinî inançlardan esinlenen bir niyetle
alışılagelmiş hayat formunun dışına çıkmak, inananların
yorulan zihinlerinin dinlenmesi konusunda işlevsel bir
katkı sağlayabileceği düşünülebilir. Nitekim insan, bir dinî
otoriteye bağlanarak samimiyetle yapacağı ibadetlerle,
bunalan ruhunu tekrar eski saflığına kavuşturabilir.

28. İntihar ve din arasında ne tür bir ilişki vardır?
Cevap: Ruh sağlığı ile din arasındaki ilişki üzerine
yapılan araştırmalar, dine daha çok bağlı olan kişilerin
diğerlerine oranla intihara daha az yöneldiklerini ve daha
az intihar eylemi gerçekleştirdiklerini ortaya koymaktadır.
İntiharla dindarlık arasındaki ilişki konusunu irdeleyen
Koenig, daha dindar olan kişiler arasında daha az intihar
olayının yaşandığını veya intihara yönelik tutumların daha
olumsuz olduğunu belirtmiştir. Bu konuda yapılan diğer
bir çalışmada kiliseye devam etmeyen kişilerdeki intihar
oranının düzenli olarak kiliseye devam eden kişilerden
dört kat daha fazla olduğu tespit edilmiştir. Dinî inanç ve
uygulamaların bu konudaki başarısı, genellikle intiharı
tetikleyen duygusal bunalım ve depresyon durumları gibi
farklı stres kaynaklarıyla baş etmede en işlevsel araçlardan
biri olmasıdır. Zira inanan insan bir taraftan bireysel
olarak Kutsalla kurmuş olduğu samimiyet ve ona yanaşma
çabasıyla onun kendisine yardım edeceğine yönelik bir
beklenti içine girip intihara karşı bir direnç kazanırken,
diğer taraftan dinî ibadetlere devam eden kişiler, aynı
dinden olan kişilerle arkadaşlıkları sayesinde, özellikle
ruhsal sorunlarını hafifletebilmektedirler.

29. Kararsızlığın yarattığı bunalımlara karşı dinin
rahatlatıcı işlevleri nelerdir?
Cevap: Birinci olarak din, inanan insanın günlük
hayatında karşısına çakabilecek şeyleri, nasıl
davranılacağına çok az şüphe bırakacak şekilde belli
kurallara bağlamaktadır. İkinci olarak, dini
organizasyonlar, sosyal reddedilme ve terk edilme
korkusunu yatıştırmaktadır. Üçüncü olarak ise dinî inanca
sahip olan insanlar, kendilerini kutsalın korumasında
hissederek rahatlamaktadırlar.

DİNDARLIĞIN FİZYOLOJİK ETKİ VE
İŞLEVLERİ

30. Organik hastalıkların tedavisinde dinî inançların rolü
nedir?
Cevap: Dinî inançların organik hastalıkların tedavisinde
hastaların moral ve umut düzeylerini yüksek seviyede
tutarak tedaviye olumlu katkılarının yanında, koruyucu bir
işlev icra ettiklerini söylemek mümkündür. Zira insan
sağlığına zararlı olan birçok alışkanlık ve davranış,
genellikle çoğu dinlerde yasaklanmıştır. Yani birçok
durumlarda insanlar, sağlıklarını korumak için değil de
dinî bir emri yerine getirmek için belli şeylerden uzak
durmaya çalışmakta ve bu tür davranışlar dolaylı da olsa
sağlıklarına olumlu bir şekilde yansımaktadır. Örneğin bir
kimsenin dinî inancı ona, kalp hastalıklarını azaltan
eksersizi, dengeli bir kilo kontrolünü kolaylaştıran diyeti,
ciğer hastalıkları ve trafik kazalarından kaynaklanan ölüm
ihtimalini azaltan alkolden kaçınmayı ve onu kötüye
kullanmamayı tavsiye ve emrederek dolaylı da olsa fiziki
sağlığına katkıda bulunabilmektedir. Nitekim yapılan
araştırmalar, dindar insanların, daha az sigara ve içki
tükettiklerini, daha az uyuşturucu maddeler
kullandıklarını; bunun yanında, gayri meşru ilişkilerden
daha çok sakındıkları için dindar olmayanlara oranla
kısmen ya da tamamen daha sağlıklı olduklarını ortaya
koymuştur.

31. Dualar insanların duygusal dünyalarını nasıl etkiler?
Cevap: En yaygın dinî bir uygulama olduğu bilinen
duanın, insanların ümit düzeyini yüksek tutma konusunda
olumlu bir işlev icra ettiği ve organik rahatsızlıklardan
kaynaklanan ıstırap duygularının hafifletilmesine katkıda
bulunduğu yaygın bir şekilde gözlemlenmiştir. Dua, bir
yardım isteme, bir sevgi terennümü, iç hayatı canlandıran
büyük bir kuvvet olarak tanımlanabilir. Hastalığın
tedavisine olan inanç, ıstırabın azalmasına ve mevcut
durumun kabul edilmesine katkıda bulunmaktadır. Zira
insan ruhunda durmadan kımıldanan bir hareket, sürekli
değişen bir dalga halinde olan dua, bazen bir fikir, bazen
bir şiir, bazen de bir mûsıkî şekline bürünmekte, fakat her
zaman ruhta bir kemâl hareketi olmaya devam etmektedir.
Duada sanki Tanrı insanı i şitiyor ve doğrudan doğruya
cevap veriyor gibidir. Bunun içindir ki duayla birlikte
beklenmedik olaylar olmakta ve ruh dengesi yeniden
kurulmaktadır. Yalnız bırakılma ve acze düşme hissi ile
çabaların boşluğu duygusu etkisini kaybetmeye
başlamakta, dua eden insan, ruhunun derinliklerinde
bambaşka tuhaf bir kuvvet hissederek kendinde keder ve
ıstıraplara karşı dayanma kuvveti bulmaktadır. Çünkü dua,
ümit kapılarını beklemeyi, mantıki motifler olmadığı halde
dahi açık tutmakta ve olumsuz şartların insan üzerindeki
etkisini en aza indirebilmektedir. Dua ile insan, sınırlı
gücünü Tanrının sınırsız gücüyle birleştirmeye çalışmakta
ve sorunlara artık kendi gücüyle değil Tanrının sonsuz
gücüyle meydan okumaya başlamaktadır.

DİNDARLIĞIN SOSYAL ETKİ VE İŞLEVLERİ

32. Dini inanç ve öğretilerin insanların hayatları üzerinde
kanunlardan farklı olarak etikleri nelerdir?
Cevap: Kanunlar, bireyi yabancı gözlerden uzak kendi
başına bulunduğu yerlerde kontrol etme imkânına sahip
değildir. Dini inanç ve öğretiler, bununla beslenen
vicdanlarda, kanunların uzanamadığı alanlarda da etkisini
sürdürerek sosyal düzen ve toplumsal barışın teminine
daha fazla katkıda bulunma gücüne sahiptirler. Dinler,
etkili olduğu toplumlarda aynı zamanda güçlü bir sosyal
kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizma aynı zamanda
sosyal değerlerin korunması ve devam ettirilmesi için de
hayati önem taşır. Bunun içindir ki, suç oranları dindarlar
arasında daha düşüktür. Çünkü dindar kişilerce toplumsal
suçlar sadece suç değil, aynı zamanda günah olarak
algılanmaktadır.

33. Dinî inanç ve değerlerin sosyal bütünleşme ve
toplumsal barışa katkıları nelerdir?
Cevap: Dinî inanç ve değerler sosyal bütünleşmenin
önemli kaynaklarından biridir. Dinî öğretiler, sosyal
beceri, toplum yararına davranışları destekleme, aile içi
uyum ve yardımlaşma gibi değerler aracılığıyla olumlu
davranışları yüreklendirerek sosyal bütünleşme ve
toplumsal barışa önemli katkılar üretir. Dinin etkisini
yitirdiği toplumlarda sosyal çözülmeler daha hızlı bir
şekilde gerçekleşmektedir. Örneğin dinlerin önemle
üzerinde durduğu kurumların başında aile gelmektedir.
Bundan dolayı boşanma, bazı din ve mezheplerde
yasaklanırken, yasaklanmayan dinlerde de hoş
görülmemiştir. Dindarlar arasında boşanma oranlarının
daha düşük olması ise dinlerin bu konudaki emir ve
tavsiyeleriyle örtüşmektedir.

34. Allport din-önyargı ilişkisi nasıl açıklamıştır?
Cevap: Allport, önyargılar konusunda dinin rolünün çift
taraflı olduğunu, yani dinin hem önyargıların gelişmesine
zemin hazırladığını hem de önyargıların toplum içinde
doğurabileceği olumsuz etkileri azaltabileceğini ileri
sürmüştür.
35
Dindarlığın Etkileri / Ünite 4: Dindarlığın Etkileri - Konu Özeti
« Son İleti Gönderen: Ders Hocası 30 Aralık 2018, 12:04:31  »
Dindarlığın Psikolojik Etki ve İşlevleri
Din denilince akla gelen ilk etki alanlarının başında
psikoloji gelmektedir. Din, insanın ruh sağlığından kaygı
düzeyine, güvenlik ihtiyacından ölüm korkusuna yalnızlık
duygusuna kadar birçok psikolojik başlığı etkilemektedir.

Dindarlık ve Ruh Sağlığı

Dinin psikolojik etki ve işlevleri dendiğinde ilk akla gelen
şey, dinî inanç ve uygulamalar ile ruh sağlığı arasındaki
ilişkidir. Tarihî süreç içinde bu konuda iki zıt görüş ortaya
konmuştur. Başta Freud ve takipçileri olmak üzere bazı
araştırmacılar dinlerin insan psikolojisini zorlayan,
dolayısıyla ruh sağlığını bozan etkilerinden bahsetmiş ve
bu durumu ispatlamaya çalışmıştır. Ancak özellikle son
dönemlerde, dinî inanç ve uygulamalar (özellikle iç
güdümlü) ile ruh sağlığı arasında anlamlı derecede olumlu
ilişkiler tespit eden çokça tecrübî araştırma yapılmıştır.
Dinî inanç ve pratiklerin ruh sağlığını olumsuz yönde
etkilediği yönündeki görüşler, günümüzde artık eskisi
kadar itibar görmemektedir. Mesela modern psikanalistler,
bugün artık Freud'un yaklaşımlarının birçoğunu kabul
etmeyerek, dine artık daha olumlu bir bakış açısından
bakmaktadırlar. Hatta bazıları biraz daha ileri giderek, din
adamlarının ruhsal sağlığı koruma hareketinin ilk
halkasını oluşturduklarını kabul etmektedir. Özellikle
Amerika'da son zamanlarda psikoloji ile İlahiyat (teoloji)
arasında büyük bir yakınlaşma görülmektedir. Din ile
İnsan ve Toplum Bilimleri arasında kurulacak işbirliğinin,
insanın psikolojik açıdan iyileştirilmesi için esas olduğu
neredeyse genel kabul haline gelmiştir. Bunun en önemli
göstergesi, din ile psikolojinin uzlaşmasını ifade etmek
için "psikoteoloji" diye yeni bir kavram geliştirilmiş
olmasıdır. Zira günümüzde artık din ile psikolojinin her
ikisinin de hemen hemen aynı amaca yönelik işlev icra
ettikleri kabul edilmektedir. Esasen dinin psikolojiye
nazaran daha büyük kitlelere hitap ettiğini söylemek
mümkündür. Çünkü her ikisinin de insana yol gösterme ve
hayatında ona kılavuzluk etme gayretinde olmasına
rağmen, çok sayıda insanın psikolojiden ziyade dinin
kendilerine sunmuş olduğu çözüm yollarını kabullenmiş
olduğu gözlemlenmektedir. Hastalarının hayatlarında dinî
inançlarının hayatî bir işlev icra ettiğini gören psikolojik
danışmanların büyük çoğunluğu ise, bu inançların tedavi
sürecine olumlu katkılar sağlayabileceğini kabul
etmektedir. Bu bağlamda özellikle din adamları, ruhsal
hastalığın erken teşhisinde hem cemaatlerine hem de
psikiyatristlere faydalı olabilecek bireyler olarak
değerlendirilmektedir.

Dindarlık, Anlam ve Değerler

İnanan insan için olayların meydana gelişi, kaynağı veya
gerisindeki güce ilişkin açıklamayı anlamlı kılan şey dinî
içerikli kavramlardır. Bu anlamda dinî sembol ve inanç
sistemleri önemli birer "anlam kaynağı" pozisyonundadır.
Anlam arayışı, aynı zamanda güçlü bir dinî güdü
durumundadır. Yapılan araştırmalarda, insanlara niçin
dindar oldukları sorulduğunda en yaygın olarak "din
hayatımıza anlam veriyor" cevabını verdikleri
görülmektedir. V.Frankl'ın Logoterapi anlayışına göre ne
cins olursa olsun, her ruhsal tedavinin (psikoterapi) üç
özelliği vardır: 1. Hastanın kendine olan güvenini ve
saygısını kuvvetlendirmek; 2. Ona daha iyi durumlara
yönelmesi için çalışma gücü vermek, 3. Davranışlarını
uydurması için kendisine daha iyi bir takım davranış
örnekleri göstermek, yeni ve sağlıklı uyum kazandırmak.
Dinî inançların da benzer etkileri, bireyin günlük
hayatında karşısına çıkacak farklı durumlarda ne
yapacağını, çok az şüphe bırakacak şekilde belli kurallara
bağlayarak temin ettiği söylenebilir. Benzer bir şekilde
zorluklar ve tehlikelerle dolu bir dünyada yaşayan insanın,
kader inancıyla birlikte inandığı varlığın koruyuculuğunu
hissederek rahatlaması (Sebe 34/21; Hud11/57) da ruh
sağlığı açısından önemli bir kazanım olarak
değerlendirilmektedir.

Başa Çıkma Davranışı ve Din

Dünyada yaşanılan sorunlarla başa çıkma konusunda dinî
olmayan birçok yöntem bulunmaktadır. Bu konuda dinin,
bu sürece sağladığı özel katkının, insanın yetersizliği ile
ilgili problemlere bir çözüm sunması olarak anlaşılabilir.
Zira insan, kişisel eylemlerinde başarılı olmaya ne kadar
sıkı çalışırsa çalışsın, belli sınırları aşamamakta yani insan
olarak kalmaktadır. Başa çıkılamaz durumlarla
karşılaşıldığı durumlarda ise, Kutsalın dili (sabır, hikmet,
ıstırap, ümit, sınırlılık, ilahi amaç, kader vb.) daha uygun
bir hale gelmektedir Toplumsal desteğin diğer biçimleri
yetersiz kaldığı zaman, ruhsal destek daha etkili bir hale
gelmektedir. Diğer açıklamalar ikna edici olmadığı zaman,
dinî açıklamalar daha makul karşılanmakta, hayat
kontrolden çıktığı izlenimini verdiği zaman, Kutsalın
kontrolünün devam ettiği düşünülmekte, eski alternatifler
geçerliliğini kaybettiği zaman din, insana yeni alternatifler
bulma konusunda yol gösterici olmaktadır. Yani bu
durumda dinî başaçıkma, insanın bireysel gücünün
sınırlılığına da atıfta bulunarak bazı alternatifler
önermekte ve dinî olmayan başa çıkmayı
tamamlamaktadır. Zira her şeye gücü yeten bir otoritenin
varlığına inanmak ve ona içten bağlılık göstermek,
bireysel güçlerin Tanrının gücüyle birleştirilip, sorunlara
onun gücüyle meydan okuma sonucunu beraberinde
getirmektedir. Nitekim bütün dinlerde Tanrının tabiatüstü
güçlere sahip olduğu inancı bulunmaktadır. İnanan insanın
Tanrıyı yanında ve yardımında hissetmesiyle bireysel
gücünü Tanrının gücüyle birleştirmesi ise, onu
rahatlatabilmekte ve mevcut potansiyellerini kullanmasına
imkân tanımaktadır. Tanrıyla kurulan ilişkinin, bütün
çabalar sonucunda çok az bir başarı sağlansa bile, inanan
insanın psikolojik dengesi için bir sigorta işlevi gördüğü
söylenebilir. Zira inanan insan, bu gibi durumlarda,
mazhar olduğunu kabul ettiği diğer nimetleri düşünerek,
kendisini yoksunluk ve terkedilmişlik duygularının
oluşturacağı olumsuz etkilerden koruyabildiği gibi, hak
etmediği zülüm ve haksızlıklarla karşılaşsa bile, inancı
sayesinde bu gibi elverişsiz durumları da dirençle
karşılayabilir. Zira dinî inançlar metafizik boyutları ile
ölümü ve ölüm sonrası "âdil dünya" inancını bünyesinde
barındırmaktadır. Burada dinin işlevinin sadece
tamamlayıcı bir görevden ibaret olduğu gibi bir durum
akla gelmektedir. Ancak dinin, insan hayatının diğer
alanlarına olan katkılarıyla birlikte, dinî olmayan başa
çıkma yollarını da teşvik ettiği ve ancak bunların yeterli
olmadığı durumlarda psikolojik bir yatışma sağladığı
düşünülürse, dinin bu konudaki önemi daha iyi anlaşılır.
Esasen üç tür dinî başa çıkma yönteminden bahsedilebilir.
Bunlardan birincisi olan kendini yönetme modelinde birey
Allah'ın kendisine kendi sorunlarıyla başa çıkma
yeteneğini verdiğine inanır. İkinci başa çıkma yöntemi
olan, takdire uymada ise birey, işi tamamen Allah'ın
takdirine bırakarak pasif bir şekilde sonuçları
beklemektedir. Üçüncü başa çıkma yolu ise, işbirliği
yoluyla başa çıkma yöntemidir. Bu yönteme göre bireyin
kendisi sorunları çözmede sorumludur ancak sorunların
çözümünde Allah'ı bir dost ve yardımcı olarak
algılamaktadır.

Benlik Saygısı ve Din

Benlik saygısı; 'bireyin, kendini benimsemesi, onaylaması,
kendine değer vermesi ve saygı duyması' olarak
tanımlanmaktadır. Daha çok kendini algılamaya yönelik
bir kavram olan benlik saygısı, bireyin, kendisine
yüklediği psikolojik değeri ifade etmektedir. Kendisi
hakkında değerlendirme yapan bireyin kendi kişisel
özellikleriyle ilgili öznel değerlendirmelerine kişisel
benlik saygısı, içinde yaşadığı veya özdeşleştiği grupların
özelliklerini temel alarak yaptığı öznel değerlendirmeye
ise kolektif benlik saygısı denir. Bireyin benlik değerine
ilişkin sahip olduğu tutumlar bağlamında ruh sağlığı
alanında da önemli bir kavram olan benlik saygısının
kaybedilmesi klinik açıdan depresyonun yaygın
belirtilerinden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
Benlik saygısının oluşumu ve gelişimini yakından
etkileyen faktörlerden birisi de dinî yönelimler ve hayat
şeklidir. Benlik saygısı ile dindarlık arasındaki ilişki
üzerine yapılan çalışmalarda, özellikle iç güdümlü dinî
yönelim ile benlik saygısı arasında güçlü olumlu bir
ilişkinin olduğu, yani iç güdümlü dinî yönelim arttıkça,
bireylerin benlik saygısı düzeyinin de yükseldiği tespit
edilmiştir.

Psikolojik Danışma ve Din

Günümüzde dinin ruhsal tedavi süreçlerinde
kullanılmasına yönelik artan bir ilgi bulunmaktadır. Zira
bu süreçte hastaların dinî inançları, yapıcı ve faydalı
amaçlarla kullanılabilmektedir. Nitekim dünyanın birçok
yerinde çözüm aramak amacıyla kişisel sorunların açıldığı
ilk insanlar din adamları olduğu gibi, psikolojik
danışmanların da danışma sürecinde danışanların dinî
inanç ve duyarlılıklarını nazarı dikkate almaları daha
faydalı sonuçlar ortaya çıkarabilmektedir.

Stres, Kaygı ve Din

Ruh sağlığının önemli belirleyicilerinden biri olan kaygı,
stres ve depresyon düzeyleri ile dinî inanç ve pratikler
arasındaki ilişki üzerine yapılan araştırmalara
bakıldığında, özellikle içsel dinî yönelimlerin ruh
sağlığına olumlu yansımaları olduğu görülmektedir. Şöyle
ki dinî inançların içselleştirilmesi ve bu inançlar
çerçevesinde şekillenen dinî hayatın psikolojik uyuma
yardımcı olduğu, yani dinî duygu arttıkça, kaygı düzeyinin
azaldığı sonucuna ulaşan birçok bilimsel araştırma
bulunmaktadır.

Kaygıyla yakın ilişkisi olan stres ile dinî inanç ve pratikler
arasındaki ilişki üzerine yapılan çalışmalarda elde edilen
bulgular da, dinî inanç ve pratiklerin stresin etkisini
azaltıcı bir işlev icra ettiğini göstermektedir. Şöyle ki
insanın dış etkilere karşı bir tür tepkisi olarak
tanımlanabilecek stres, günümüz insanın en büyük ruhsal
sorunlarından biri olarak kabul edilmektedir. Zira
çocuğundan erginine, gencinden yaşlısına kadar bütün
insanların az çok stres içinde yaşadıkları herkes tarafından
bilinmektedir. Çünkü stresi ortaya çıkaran ve kişiden
kişiye değişiklik gösteren faktörler o kadar çeşitlidir ki
hatta birtakım mutlu beklentilerin bile (düğün telaşı gibi)
bu tepkiye neden olduğu söylenebilir. Nitekim stresle
yakın ilişkili olan kaygı kavramı, 20. yüzyıla damgasını
vuran bir kavram olmuştur. Zira birçok düşünür ve yazar
20. yüzyıla özellikle bu yüzyılın ikinci yarısına "kaygı
çağı" adını vermişlerdir.

Depresyon ve Din

Ruh sağlığının önemli belirleyicilerinden biri de hiç
şüphesiz depresyon(ruhsal çöküntü) düzeyidir. Depresyon
düzeyleri ile dinî inanç ve pratikler arasındaki ilişki
üzerine yapılan araştırmalara bakıldığında, özellikle
içgüdümlü dinî yönelimler ile depresyon arasında olumsuz
bir ilişki bulunduğu sonucuna ulaşan birçok araştırma
bulunmaktadır. Bunun yanında iç güdümlü dinî yönelimler
ile ruh sağlığını olumlu bir şekilde etkileyen olumlu öz
saygı, psikolojik yeterlik duygusu, hayattan memnuniyet
ve hayata belli bir mana vermek arasında ise olumlu bir
ilişkinin olduğu tespit edilmiştir.

Ölüm Kaygısı ve Din

Dinî inançların ölüm kaygısını azalttığına dair çok sayıda
araştırma sonucu elde edilmiştir. Bu bulgular
araştırmacılar tarafından şöyle yorumlanmaktadır: Dindar
insanlar, yapılan bazı kötü davranışların hesabını vermeyi
düşünüp diğer insanlardan daha fazla korku hissetme
potansiyeli taşımaktadırlar. Ancak aynı dinî inançları
onlara hayatın tasarımı konusunda yönlendirmekte ve
onlar, ölümün hakikat olduğuna, bütün insanların önceden
tespit edilmiş ecelleri bulunduğuna ve vakti geldiğinde
hepsinin öleceğine
İnanarak ölüme daha gerçekçi bir açıdan bakabilmektedir.
Ayrıca onlar, hayatlarını inandıkları değerler istikametinde
geçirmeye çalıştıklarından, ahiret hayatında kendilerine
vadedilen mükâfatlara ulaşacaklarını ümit etmekte,
eksikliklerinden dolayı bağışlanacaklarını ummakta ve
ölümü bir yokluk olarak algılamamaktadırlar. Zira
ebedilik inancı, ölüm korkusunun etkisini azaltabilecek en
etkili faktörlerden biri olarak kabul edilmektedir.

Yalnızlık Duygusu ve Din

Yalnızlık duygusu da insanın ruh sağlığını önemli ölçüde
etkileyen faktörlerden birisidir. Şöyle ki bazı durumlarda
insanın yalnız kalması ve kendisini dinlemeye çalışması
onu rahatlatıcı bir işlev icra ederken, istediği halde
başkalarıyla iletişim kuramayan, kendisini tek başına, terk
edilmiş olarak hisseden insanların ruhsal dengeleri bu
durumdan olumsuz yönde etkilenebilmektedir. Çünkü tek
başına ve tecrit edilmiş olmak, insan tabiatına son derece
aykırı bir görünüm arz etmekte ve onda birtakım
huzursuzlukların meydana gelmesine neden olmaktadır.
Zira sosyal bir varlık olan insanın, bireyselliğin en ağır
bastığı anlarda bile başkalarına karşı birtakım ilgiler
taşıdığı herkes tarafından bilinmektedir.

Olaya dindar insan açısından bakıldığında, Kutsal'la
ilişkiye girmenin, insanın iç dünyasında manevi bir alan
yarattığı, sosyal olarak kendisini yalnız hisseden insanın
en azında bu alanda yalnızlık hissetmeyeceği (Kaf, 50/16;
Mücadele, 58/17) ve terk edilmişliğin insan psikolojisinde
oluşturacağı yansımaların olumsuz etkisini en alt düzeye
indirebileceği söylenebilir.

Dinlenme İhtiyacı ve Din

Hayatın çalışmayı zorunlu kıldığı, normal şartlarda
insanların ekonomik ihtiyaçlarını karşılayabilmek için
çalışmak zorunda oldukları herkes tarafından bilinen bir
husustur. Durum böyle olunca çalışan insanların, iş
hayatıyla epeyce yorulmakta ve yıpranmakta oldukları
söylenebilir. Çünkü çalışma sahaları genelde sürekli
hareket ve faaliyet isteyen sahalarıdır. Bu yüzden çalışan
insanlar, genellikle çalışma hayatının zorluklarından
bunalarak stres hissederler.

Hal böyle olunca, dinî tecrübe sahasına açılmak, manevi
bir hava teneffüs etmek için dinî bir kuruma veya bir
ibadethaneye gitmek, dinî sosyal organizasyonlara
katılmak, insanlara yardım etmek gibi dinî inançlardan
esinlenen bir niyetle alışılagelmiş hayat formunun dışına
çıkmak, inananların yorulan zihinlerinin dinlenmesi
konusunda işlevsel bir katkı sağlayabileceği düşünülebilir.

Güvenlik İhtiyacı ve Din

Güvenlik ihtiyacı fıtrî, yani insanın yaratılışıyla getirdiği
ve aynı zamanda tatmini özellikle ruh sağlığı açısından
zaruri ihtiyaçlardan birisidir. Zira dünyaya geldiğinde son
derece aciz bir varlık olan insanın ayakta durabilmesi ve
hayatını devam ettirebilmesi için güven duygusuna son
derece ihtiyacı vardır. Çünkü güvensizlik duygusu sosyal
olarak insanın başkalarıyla ilişki kurmasını zorlaştırırken,
ruhsal olarak da ümitsizlik ve karamsarlığa itmektedir. Bu
bağlamda ruh ve bedenden oluşan bir varlık olan insanın,
bedeni itibariyle kendini kuşatan tabiî etkenlerin olumsuz
etkilerinden korunabilmesi için bir sığınağa muhtaç
olması, mânevî duygularını da benzer faktörlerin olumsuz
etkilerinden koruyabilmek için madde ötesi bir sığınağa
ihtiyaç duyacağı fikrini akla getirmektedir. Her şeye gücü
yeten bir Varlığa ve ebedî bir hayatın geleceğine olan
inancın insana verdiği güven duygusunu, diğer faktörlerin
oluşturması oldukça zordur. Bu bağlamda din insana
güvenlik duygusu kazandırmakta ve onu güvensizliğe
karşı koruyan en etkili faktörlerden biri olarak karşımıza
çıkmaktadır. Küçük çocukların anne ve babalarına bağlı
kalmaları ve onlardan sevgi ve şefkat görmeleri onları
nasıl mutlu ediyorsa, yetişkinlerin Tanrıya bağlanmaları
da onları mutlu ve huzurlu yapabilmektedir. Kutsal ile
girilen ilişki, şeklen de olsa çocuk-ana baba ilişkisini
anıştırıyorsa da, dininin öngördüğü ilişkinin bu tür bir
ilişkiden daha yüce ve üstün bir ilişki olduğu açıktır.
Esasen dinin bu tür bir etki ve işlev icra edebileceğine K.
Kerimde çokça atıfta bulunulmuş ve dindarların
inandıkları varlığı koruyucu olarak algılamaları
desteklenmiştir.

İntihar ve Din

Ruh sağlığı ile din arasındaki ilişki üzerine yapılan
araştırmalar, dine daha çok bağlı olan kişilerin diğerlerine
oranla intihara daha az yöneldiklerini ve daha az intihar
eylemi gerçekleştirdiklerini ortaya koymaktadır. İntiharla
dindarlık arasındaki ilişki konusunu irdeleyen Koenig,
daha dindar olan kişiler arasında daha az intihar olayının
yaşandığını veya intihara yönelik tutumların daha olumsuz
olduğunu belirtmiştir. (Koenig, 2001/2002: 100). Bu
konuda yapılan diğer bir çalışmada kiliseye devam
etmeyen kişilerdeki intihar oranının düzenli olarak
kiliseye devam eden kişilerden dört kat daha fazla olduğu
tespit edilmiştir. Dinî inanç ve uygulamaların bu konudaki
başarısı, genellikle intiharı tetikleyen duygusal bunalım ve
depresyon durumları gibi farklı stres kaynaklarıyla baş
etmede en işlevsel araçlardan biri olmasıdır. Zira inanan
insan bir taraftan bireysel olarak Kutsalla kurmuş olduğu
samimiyet ve ona yanaşma çabasıyla onun kendisine
yardım edeceğine yönelik bir beklenti içine girip intihara
karşı bir direnç kazanırken, diğer taraftan dinî ibadetlere
devam eden kişiler, aynı dinden olan kişilerle
arkadaşlıkları sayesinde, özellikle ruhsal sorunlarını
hafifletebilmektedirler.

İyimserlik ve Din

Günlük işlerde bazı konularda karar verme konusunda
karşılaşılan güçlükler de ruh sağlığını tehdit eden
faktörlerden birisidir. Zira iradi eylemler her zaman tam
bir netlikle insanın önünde durmamakta, yani insanlar
özellikle kendileri için önem arz eden durumlarda
kararsızlığa düşmekte ve bunalım yaşamaktadır. İnsanların
bu tip durumlarla karşılaşmasının belki de en önemli
nedeni, karar aşamasında gücüne en çok güvendikleri akıl
ve bilişsel işlevlerinin her şeyi tam manasıyla
kuşatabilecek bir düzeyde olmamasıdır.

Bu tip durumlarla karşılaşan insanlar tereddüde düşmekte
ve huzursuz olmaktadırlar. Nitekim önemli kararların
alınması süreci, insanın ruhsal dengesini bozma
potansiyeli taşıdığından, alınan kararlardan sonra bile
insanın hissetmiş olduğu huzursuzluk tam olarak
yatışmamaktadır. Din ise içine düştüğü bu tür
bunalımların aşılmasında insana yardımcı olabilmektedir.
Zira dindar insan, açıklayamadığı olayları, inanmış olduğu
Kutsal varlığın bir hikmete matuf olarak yarattığını,
kendisinin bunları anlamaktan aciz olabileceğini
düşünerek (Bakara, 2/216) kendisini rahatlatabilmektedir.
Bu tip bir düşünce, iyimser bir hayat felsefesini
desteklemekte ve ruh sağlığına olumlu bir şekilde
yansıyabilmektedir. Şöyle ki, inanan ve elinden gelen
çabayı sarf ettikten sonra işi inandığı varlığa havale eden
kimsenin, içten bağlılık gösterdiği otoritenin daima
yardımında olacağını hissetmesi, bu iç huzursuzluğu daha
düşük bir seviyeye indirmektedir. Nitekim bazı insanların,
verdikleri kararlara, Tanrının kendilerine yol göstermesi
neticesinde ulaştıklarını ifade etmeleri, sıkça rastlanan
durumlardan birisidir.

Dindarlığın Fizyolojik Etki ve İşlevleri

Dindarlık ile beden sağlığı arasındaki ilişki üzerine
yapılan çalışmalarda, genellikle dinî inanç ve
uygulamaların beden sağlığını olumlu yönde etkilediği
sonucuna ulaşılmıştır. Bu konuda en dikkat çeken
göstergelerden birisi din ile uzun yaşam arasındaki olumlu
ilişkidir. Konuyla ilgili çalışmaların büyük çoğunluğunda
dindarlık düzeyi yüksek olan bireylerin düşük olan
bireylere oranla daha uzun yaşadıkları tespit edilmiştir.
Aynı şekilde Hıristiyan din adamları üzerinde yapılan bir
çalışma, din adamlarının kontrol grubuna göre daha uzun
süre yaşadıklarını ortaya koymuştur. Dindarlık ile uzun
yaşam arasındaki ilişkinin daha kapsamlı (126,000 denek)
bir şekilde incelendiği diğer bir araştırmada, dindarlıkla
ölüme neden olan tüm riskler arasında olumsuz bir ilişki
tespit edilirken, daha dindar bireylerin % 29'unun daha az
dindar olanlara oranla daha uzun yaşadıkları
belirlenmiştir. (akt. Köylü, 2010).

Dindarlığın Sosyal Etki ve İşlevleri
Dinlerin müntesiplerinde oluşturmaya çalıştıkları sosyal
hayat formu, ahlak kavramıyla yakından ilişkilidir. Bunun
içindir ki dinler, ahlakın temel kaynaklarından biri, hatta
en kuvvetli olanıdır. Zira dinler, diğer ahlak kaynaklarının
(vicdan, toplum, sezgi, akıl vb.) sahip olmadığı metafizik
motivasyonlarla insanlar üzerinde daha etkili olmaktadır.
Dindar insan açısından vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet,
şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlâkî değerler sadece
toplumsal uyum ve kabul açısından değil, ilahî otoriteye
uygunluk ve ahiret mutluluğu için de önem taşımaktadır.
Toplumca "iyi" olanı yapmada, dindar insan aynı zamanda
sevap elde etme inanç ve düşüncesi ile de
güdülenmektedir. Bu durum, dindar kimselerin toplumsal
ahlak kurallarını yerine getirmede daha hassas bir yönelim
ve çaba içerisinde olma sonucunu doğurmaktadır. Kul
hakkını çiğnediği zaman Ahirette cezasını çekeceğine
inanan insan, başkalarının hakkına daha fazla özen
göstermekte, sosyal kurallara daha iyi uyum sağlamakta
ve haksızlık yapmaktan çekinmektedir. Bilindiği gibi
kanunlar, bireyi yabancı gözlerden uzak kendi başına
bulunduğu yerlerde kontrol etme imkânına sahip değildir.

Dini inanç ve öğretiler, bununla beslenen vicdanlarda,
kanunların uzanamadığı alanlarda da etkisini sürdürerek
sosyal düzen ve toplumsal barışın teminine daha fazla
katkıda bulunma gücüne sahiptirler. Örneğin İslam dini,
adaleti, iyilik yapmayı, yakınları koruyup gözetmeyi
emrederken, başkalarına kötülük yapmayı, kötülüğü
yaymayı ve azgınlık yapmayı yasaklamış, (Nahl, 90/70),
dinî gelişimin üst düzeyini yakalayan insanların
özelliklerini; "Onlar, Allah'ı ve Ahireti tasdik eder, iyiliği
yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına
koşarlar" (Âl-i İmran 3/114) ayetiyle ifade etmiştir.
Genel anlamda dinî inanç ve değerlerin sosyal davranışı
kolaylaştırıcı düzenlemelerle sosyal bütünleşmeyi
destekleyen ve kişisel mutluluğu artıran bir etkisi vardır.
Dindarların, toplumsal sorumluluk gerektiren işlerde daha
duyarlı olmalarını gerektiren pekçok dinî kural ve tavsiye
bulunmaktadır. Nitekim dindar insanların evliliklerinde
daha mutlu oldukları ve eşleriyle daha iyi geçindikleri,
yabancılara karşı daha yardım sever, hayır kurumlarına
karşı daha cömert, kibarlık ve dürüstlükleriyle ön plana
çıktıkları tespit edilmiştir.
36
Çıkmış Sorular / Din Psikoloji - Ara Sınav Çıkmış Sorular
« Son İleti Gönderen: Ders Hocası 29 Aralık 2018, 20:37:50  »
- Din psikolojisinin amacı: Dinin insanî ve kültürel boyutunu açığa çıkarmak

-  hangisi din psikolojisinin araştırma, yöntem ve tekniklerinden biri değildir? Alandaki kazı çalışmarı

-  hangisi din psikolojisinin araştırma konularından biri değildir? Dinler arası diyalog

- Din psikologlarının, dinî tanım ve kavramlar oluştururken, dinî olguların anlamı üzerine
incelemeler yaparken yararlandıkları disiplin aşağıdakilerden hangisidir? Din Felsefesi

- Belli bir dinin inanç ve öğretilerinin belli bir zaman ve şartlarda belli bir kişi, grup ya da toplum
tarafından yaşanmasına ------- denir. Yukarıdaki cümlede boş bırakılan yeri aşağıdakilerden hangisi doğru şekilde tamamlar? Dindarlık
 
- kendilerini dinî değerlere değil, dinî değerleri kendilerine uyarlarlar. Din onlar için benliğin
hizmetinde, benlik savunmasında kullanılan bir araçtır.  Dış güdümlü

- Aşkınla ilgili eksiksiz bir farkında oluş tecrübesi veya bireyin olgun bir var olma
tarzına ne ad verilir? Manevi yaşam

- hangisi dindarlığın etki boyutu çerçevesinde araştırılan konulardan biri değildir? Dinî bilgi seviyesi

- İslam literatüründe “Fıtrat” kavramının en uygun karşılığı olan terim aşağıdakilerden
hangisidir? Dinî kabiliyet

- Logoterapi'nin merkez kavramı : Anlam arayışı

- Çalışma alanında dinî ve mistik yaşantının biyolojik temelleri üzerinde odaklanan
yaklaşım: Nöroteoloji

- Gözlemleme, taklit, özdeşleşme ve içselleştirme kavramlarının ilgili olduğu
dindarlık kaynağı : Sosyal öğrenme

- Dinlerin insan psikolojisini zorlayan, dolayısıyla ruh sağlığını bozan etkileri
üzerinde çalışmalar yapan psikolog: S. Freud

- İyimserlik ve öz saygıyla olumlu, depresyon ile olumsuz ilişkisi bilimsel araştırmalarla
tespit edilen duygu aşağıdakilerden hangisidir? Ümit

- Yaşamsal sorunlarda, Allah’ın bu sorunları çözümüne yardım ettiği hissi sağlayarak
anlam bulmada kaynak işlevi gören unsura ne ad verilir? Dinî başa çıkma

- Aşağıdakilerden hangisi din ile psikolojinin uzlaşmasını ifade etmek için geliştirilen
yöntemlerden biridir? Psikoteoloji

- Batı'da yapılan araştırmalara göre dinî aktivitelere katılım oranın en yüksek düzeyde
olduğu medeni durum aşağıdakilerden hangisidir? Yaşlı dullar

- 18-30 yaş aralığında dinî etkinliklerde önemli bir düşüşün yaşandığını öne süren kuram
aşağıdakilerden hangisidir? Geleneksel Kuram

- hangisi kırsal-kentsel çevre ile dindarlık ilişkisi ile ilgili yapılan araştırmalardan çıkarılan sonuçlardan bir değildir? Sahip oldukları imkânlar nedeniyle kentlilerin
dindarlığı kırsaldakilere göre daha yüksektir.

- hangisinin cinsiyet-din ilişkisiyle ilgili bulguların farklı çıkmasında etki eden faktörlerden biri değildir? Dinin cinsiyet vurgusu

 

37
Dindarlığın Kaynakları / Ünite 3: Dindarlığın Kaynakları - Kısa Kısa
« Son İleti Gönderen: Ders Hocası 29 Aralık 2018, 19:56:27  »
-  hangisi zihnin ancak dinin yardımı ile çözebileceği temel problemlerden değildir? Genetik ve dindarlık ilişkileri

-  hangisi dindarlığın sosyal ve kültürel kaynakları ile ilgilidir: Eğitim ve din

- hangisi ya da hangileri suçluluk duygusunun kaynaklarındandır?
 I. Cinsellik içgüdüsünün yarattığı ahlaki sorunlar
 II. Bencillik ve diğerkâmlık arasında çıkan çatışmalar
 III. Kişinin kendi istekleriyle içinde yaşadığı
kültürün beklentileri arasında çıkan tercih çatışmaları

-  hangisi ya da hangileri gerek yaygın gerek örgün eğitim kurumlarında verilen dini
eğitimin dindarlık adına sahip olduğu işlevlerdendir?
. I. Bu kurumlarda verilen din eğitimi, aile çevresi ve diğer dinî kurumlardan aktarılan önceki dinî
birikimin doğruluğunu ve yeterliliğini test etme imkânı verir.
 II. Daha yeni, güncel dinîbilgi ve deneyimlerin kazanılması noktasında önemli imkân ve fırsatlar
sağlar

- hangisi zihnin din yardımıyla çözebileceği temel problemler arasında sayılamaz?
Dini ve mistik yaşantıların beyindeki etkisi

- hangileri hakikat arayışında insanın temel hedeflerindendir?
 I. Hayattaki konumunu olumlu yönde belirleyecek nihai anlama kavuşmak
 III. Varlığını anlamlandırma ihtiyacını gidermek

-  Jung ve onu izleyenlere göre ölümden sonra yeniden dirilişi ve sonsuz bir hayatın haberini veren
dinin en önemli özelliği : ) İnanların ölüm kaygısını gidererek sonsuzluk duygusunu tatmin etmesidir.

-  “İnsanın bir ihtiyacını, istek ya da arzusunu karşılamak üzere harekete geçtiği sırada gerek kendi
içinden, gerekse dışardan kaynaklanan çeşitli nedenlerden dolayı hedefine ulaşamaması” olarak
tanımlanan kavram: Engellenme

-  hangisinde “toplumsallaşma” kavramı doğru bir şekilde tanımlanmaktadır?
 Bireyin belirli bir toplumsal çevrede kişilik kazanması, toplumla bütünleşmesidir

- Beyin -inanç ilişkisiyle ilgili ortaya atılan teorilerden biri, beyin uzmanı E. D’Aquili tarafından
geliştirilmiştir. Teoriye göre :
I. Beynin gündelik olaylar arasında bağlantılar kurmaya çalışan herhangi bir bölümü, yeri
geldiğindeTanrı konusunu da işleyebilmektedir.
 II. Beynin farklı bölümleri, din ile ilgili farklı işlevler üstlenmektedir.
III. Dinî tecrübelerden bir kısmı, insanın belleğinden ölünceye kadar silinmeyecek ölçüde
etkili olabilir.
 IV. Beynin bir noktası, din açısından büyük önem taşıyan vahdet/birlik fikrini anlamaya odaklanmıştır.

- Kutsal bir varlığa inanma, dua ve ibadet etme ya da herhangi bir varlığı saygıyla yüceltme gibi ortak dini eğilimler, insanlarda hangi nitelikle açıklanır? İnanma ihtiyacı

-  hangisi dinî yaşantı-biyolojik yapı ilişkisiyle doğrudan ilgilidir? Nöroteoloji
 
- Aşağıdaki bilim adamlarından hangisi “Tanrı Noktası”, “İnanç Geni” vb. gibi dindarlığın biyolojik
kaynakları ile ilgili araştırmalar yapmamıştır? A. Maslow

-  hangisi dindarlığın sosyal öğrenme kaynakları arasında yer almaz? Yorumlama

-  hangisi/hangileri Allah’a yönelik dinî kabiliyet ve eğilimi tanımlayan kavramlardan birisidir? Fıtrat

-  İslam literatüründe dini kabiliyet ve eğilim anlamında kullanılan kavram: Fıtrat

- Türkiye’de yaygın ya da örgün din eğitimi veren başlıca kuruluşlardan biri değildir? Ana okulu

-  hangisi anlam arayışı ve dindarlığın hangi boyutunu ifade eder? Dindarlığın psikolojik boyutları

-  Maneviyat ile beyin arasındaki ilişkiyi inceyen bilim dalı aşağıdakilerden hangisidir? Nöroteoloji

- hangisi dinî yaşantı-biyolojik yapı ilişkisiyle doğrudan ilgilidir?  Nöroteoloji

- Dini ve mistik yaşantıların biyolojik temellerini inceleyen bilim dalı:  Nöroteoloji

- Canlıların kalıtımsal karakterlerini taşıyan ve zamanı geldiğinde ortaya çıkışını sağlayan kalıtım
faktörlerine ne ad verilir? Gen

- Taklit, benzeme ve özdeşleşme davranışları hangi süreçle daha çok ilgilidir? Sosyal öğrenme

- "Tanrı Geni" fikrini ilk olarak ortaya atan çağdaş bilim adamı: Hamer

-  – toplumun kabu ve kurallarının insandaki temsilcisi Başlangıçta anne- babanın doğru yanlışalarının içselleştirilmesiyle oluşanDuruma gore katı veya esnek olabileceği özelliklere sahip olan tanım: Vicdan

- Ölüm korkusu bünyesinde birbirinden farklı korku ve kaygıyı barındırmaktadır. Ölüm korkusu belirtilen korku türlerinden hangisini kapsamaz? Açlık korkusu

-  Beynin bir noktasının, din açısından büyük önem taşıyan vahdet/birlik fikrini anlamaya odaklandığını belirten beyin uzmanı kimdir?  E. D’Aquili

- Çocukların ilk dini etkilere açık ve istekli olmasının nedeni: Çocukta korunma ve bağlanma ihtiyacının ve merak duygusunun güçlü olması

 
38
1. Gareis’e göre insan nasıl bir varlıktır?
Cevap: Gareis’e göre insan yaratıcısına yönelik bir
varlıktır ve böyle bir yönelişe uygun olarak
programlanmıştır.

2. İnsanın kutsal ile etkileşiminde dinlerin temel görevi
nedir?
Cevap: İnsanın kutsal ile etkileşiminde dinlerin temel
görevi, inanma ihtiyacını karşılamak ve böylece insanın
ruhunda maneviyat için ayrılmış boşluğu en uygun şekilde
doldurmaktır.

3. İnananlar, kendine özgü farklılaşmış bir dindarlık
biçimini nasıl geliştirirler?
Cevap: Yapı ve fonksiyonları itibarıyla tüm sistemli
dinler, insanın biyolojik, psikolojik ve sosyo-kültürel
ihtiyaçları için eşsiz imkânlar sunar. İnananlar bu
imkânları, kendi kişisel bilgi ve deneyimleri ölçüsünde
kullanarak kendine özgü farklılaşmış bir dindarlık biçimi
geliştirirler.

DİNDARLIĞIN BİYOLOJİK KAYNAKLARI

4. Nöroteoloji nasıl doğmuştur?
Cevap: Son yıllarda nöroloji alanında yapılan çalışmalar,
insanların davranış, duygu, tutum ve inançlarının
beyindeki karşılıklarını bulma konusunda oldukça ilerleme
kaydetmiştir. Geliştirilen beyin görüntüleme yöntemi
sayesinde, insanlar olumlu ya da olumsuz duygular
yaşadıklarında beynin hangi bölgesinin aktif olduğu tespit
edilebilmektedir. Tespitlere göre dinî ve mistik tecrübeler
yaşandığı durumlarda özellikle beynin belirli
bölgelerindeki aktivite artmaktadır. Beyninin bir bölümü
hasar görmüş kimselerin dinî yaşantılarında gözlenen
değişim, konuya dikkatleri çekmiş ve yapılan
araştırmalarda önemli bulgular elde edilmiştir. Tüm bu
çalışmalar sonucunda yeni bir yaklaşım olarak Nöroteoloji
doğmuştur.

5. Nöroteoloji’nin çalışma alanı nedir?
Cevap: Nöroteoloji’nin çalışma alanı, dinî ve mistik
yaşantıların biyolojik temelleridir.

6. “Tanrı Noktası” üzerine kimler araştırmalar
yapmışlardır?
Cevap: 1990’lı yılların başında ilk olarak nöropsikolog
M. Persinger, daha sonra 1997’de nörolog V. S.
Ramachandran ile ekibi, insan beyninde doğuştan var
olduğu öne sürülen Tanrı Noktası üzerine araştırmalar
yapmışlardır.

7. Tanrı Noktası üzerine yapılan araştırmalarda nasıl bir
sonuca varılmıştır?
Cevap: Tanrı Noktası üzerine yapılan araştırmalar da bu
ruhsal merkez, beynin şakak loblarındaki sinir bağlantıları
arasında konuşlanmıştır. Beyin görüntüleme yöntemi
(Pozitron Emüsyon Topografisi) kullanılarak yapılan
taramalara göre denekler, manevi veya dinî konularla ilgili
konuştukları her defasında, bu sinir alanları
aydınlanmıştır. İncelemelere göre, Batılılar Tanrı’dan
bahsedildiğinde, Budistler ve diğerleri ise, anlamlı
buldukları dinî sembollerle karşılaştıklarında tepki
vermişlerdir.

8. Tanrı’nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne süren
araştırmacı kimdir ve hangi yöntemi kullanmıştır?
Cevap: Tanrı’nın beynin sabit bir parçası olduğunu öne
süren araştırmacı A. Newberg’dir. SPECT Beyin
Haritalama Yöntemini kullanmıştır.

9. SPECT yöntemi nedir?
Cevap: Tanrı tecrübesi yaşayan beynin canlı resmi olarak
nitelendirilmektedir. Bu yöntem, daha çok mistik
deneyimler sırasında beynin görüntülenmesinde kullanılır.

10. E. D’Aquili beyin-inanç ilişkisiyle ilgili nasıl bir teori
ortaya atmıştır?
Cevap: E. D’Aquili, beynin farklı bölümlerinin din ile
ilgili farklı işlevler üstlendiğini iddia etmiştir. Ona göre
beynin bir noktası, din açısından büyük önem taşıyan
vahdet/birlik fikrini anlamaya odaklanmıştır. Diğer bir
noktası ise, Tanrı’nın dünyada olup bitenleri nasıl
düzenlediğini anlamakla ilgilenmektedir.

11. D. Hamer 2004 senesinde hangi çalışmayı yapmış ve
bu çalışmayla neyi bulduğunu iddia etmiştir?
Cevap: 2004 yılında konuyla ilgilenenlerden birisi olan
D. Hamer, Tanrı Geni (The God Gene) adlı çalışmasıyla
maneviyatın genini bulduğunu iddia etmiştir. Hamer,
maneviyatın böylesine etkili ve evrensel bir güç olmasını,
genetik karakterine bağlamıştır. Ona göre insanların
manevi değerlere, mutluluktan, sağlıktan ve güçten daha
fazla önem göstermeleri, maneviyatın kısmen genlerle
bağlantılı olduğuna işaret etmektedir. Hamer, manevi
davranışta, genetik karakter, biyolojik desen ve bilinç
arasındaki karmaşık örüntünün önemine dikkat çeker. Ona
göre bu karmaşık örüntü, genetik ya da çevresel
özelliklerin maneviyat üzerinde tek başına etkin
olmadığını gösterir. İnsanları manevi inanca yönelten
olgu, kişisel tecrübe ve kültürel çevre tarafından
şekillendirilen genetik yatkınlıktır. Genler, beynin çeşitli
yetenekleri ve bilincin farklı formları ile etkileşmek
suretiyle manevi tecrübeler için temel teşkil eder. H
amer’ın ifadesine göre Tanrı Geni, aslında öne sürdüğü
teorisinin son derece basitleştirilmiş şeklidir.

12. Hamer’a göre “Tanrı Geni” nedir?
Cevap: Hamer’a göre Tanrı Geni, birebir geleneksel dini
eğilimlerle ilgili olmaktan çok, insanın mistik bir güce
inanmasıyla ilgili manevi seviyesini belirleyen
biyokimyasal bir şifredir. Maneviyatı yüksek kişiler,
kendini aşarak kutsal bir yücelikle bütünleştiklerini ve o
bütünün bir parçası olduklarını hissederler. Bu hissediş
onlarda hayata daha iyimser yaklaşma imkânı sağlar.
Hamer, kendini aşkınlama ile Tanrı Geni arasında açık bir
ilişki bulunduğunu iddia eder. Ona göre bu bölgeye Tanrı
Geni ismini vermek, bilimsel olmayabilir. Ancak, insanı
yaratıcısını aramaya yönelten bir fonksiyonu
bulunduğundan dolayı hiç olmazsa Tanrı’yı Arama Geni
adı verilebilir.

DİNDARLIĞIN PSİKOLOJİK KAYNAKLARI

13. Anlam arayışı nedir?
Cevap: Anlam arayışı, düşünce, tutum ve davranışları
belirleyen en önemli güdülerden biridir. Hakikat arayışı
olarak da tanımlanır.

14. Hakikat arayışı olarak da tanımlanan anlam
arayışında insanın temel hedefi nedir?
Cevap: Bu arayışta insanın temel hedefi, hayattaki
konumunu olumlu yönde belirleyecek nihai bir anlama
kavuşmak ve böylece varlığı anlamlandırma ihtiyacını
gidermektir.

15. V.Frankl’ın düşünce ve tedavi ekolünün adı nedir?
Cevap: V.Frankl’ın düşünce ve tedavi ekolünün adı
“Logoterapi”dir.

16. Logoterapi’nin amacı nedir?
Cevap: Logoterapi’nin amacı, bir taraftan insanın en
temel ihtiyacı olan anlam arzusunu tatmin etmek suretiyle
anlamlı bir hayatın teşekkülüne yardımcı olmak, diğer
taraftan ise, modern insanı içine düştüğü çağın hastalığı
anlamsızlıktan kurtarmaktır.

17. Logoterapi’ye göre insan içine düştüğü anlamsızlıktan
nasıl kurtulabilir?
Cevap: Logoterapi'ye göre insanda doğuştan var olan
anlam arzusu, onu en acımasız ve en korkutucu şartlar
altında bile sarılabileceği bir değere, bir amaca veya
hedefe yöneltebilir. Ancak, anlam arzusu engellendiği ve
engelin çözümlenmediği durumlarda insan, anlamsızlığa
düşer. İçine düştüğü anlamsızlıktan ancak anlam arzusuna
yeniden işlerlik kazandırmakla kurtulabilir.

18. Din insana nasıl hizmet eder?
Cevap: Hemen her alanda doyurucu cevaplar veren değer
sistemiyle din, sahip olduğu anlam imkânlarıyla insanın
arayışlarına hizmet eder. En temel işlevlerinden biri olarak
din, kültür veya ideolojilerin açıklamaktan aciz kaldığı
zihinsel ya da ruhsal pek çok konuda, bilgi kaynakları
sunar. Semboller sistemi olarak din, insanın yaşadığı
dünyayı daha iyi anlayabilmesine yardım eder. İnsan
psikolojisinin temel ihtiyaçlarına yönelik bu kuşatıcı
karşılıklarıyla dinî inanç, bir başka şekilde
cevaplanamayacak gibi gözüken varlık nedeni ve hayat ile
ilgili pek çok soruyu cevaplamakla zihni ve ruhu
rahatlatır. Diğer taraftan din, zihnin aşmakta zorluk çektiği
mantık-ötesi sorulara hazır cevaplar sunmakla onu
gereksiz detaylardan ve kısırdöngülerden korur.

19. Ölüm korkusu nasıl tanımlanabilir?
Cevap: Ölüm korkusu, birbirinden farklı korku ve kaygı
türlerini bünyesinde barındıran karmaşık ve büyük ölçüde
belirsiz bir duygusal yapı olarak tanımlanabilir.

20. Ölüm korkusunu hangi korku türlerinin oluşturduğu
söylenebilir?
Cevap: Ölüm korkusunu oluşturduğu tespit edilen korku
türleri şu şekilde sıralanabilir:
1. Belirsizlik korkusu
2. Bedeni kaybetme korkusu
3. Acı duyma korkusu
4. Yalnızlık korkusu
5. Yakınlarını kaybetme korkusu
6. Denetimi kaybetme korkusu
7. Kimlik duygusunu kaybetme korkusu
8. Gerileme korkusu.

21. Freud ve onun takipçileri ölüm ötesiyle ilgili inançları
nasıl yorumlamaktadır?
Cevap: Freud ve onun takipçilerine göre ölüm ötesiyle
ilgili inançlar, dünyada yüz yüze gelinen sıkıntı ve
engellemeler karşısında teselli bulmak amacıyla insanın
uydurduğu hayali tatmin kaynaklarıdır.

22. Jung ve onu izleyenler ölüm ötesiyle ilgili inançları
nasıl yorumlamaktadır?
Cevap: Jung ve onu izleyenler, ölüm ötesi bir hayata
inanmanın insan için kaçınılmaz zorunlu bir yöneliş
olduğu üzerinde birleşmişlerdir. Bu görüşte olanlara göre
ölümden sonra yeniden dirilişi ve sonsuz bir hayatın
varlığını haber veren dinin en önemli fonksiyonlarından
birisi, inananların ölüm kaygısını gidererek sonsuzluk
duygusunu tatmin etmesidir.

23. Yapılan araştırmalara göre dindarlık ile ölüm,
ölümsüzlük arzusu, sonsuzluk duygusu arasında nasıl bir
ilişki vardır?
Cevap: Yapılan araştırmalara göre dindarlık ile ölüm,
ölümsüzlük arzusu, sonsuzluk duygusu arasında;
1. Bu araştırmaların bir kısmına göre bu
değişkenlerle dindarlık arasında olumsuz bir
ilişki vardır; yani ölüm korkusu dinden
uzaklaştırmaktadır. İnsanlar sonsuzluk
duygularını, dinin dışında başka tecrübelerle
doyurmaktadırlar.
2. Bir kısım araştırmalara göre ölüm korkusu ve
sonsuzluk duygusu ile dindarlık arasında anlamlı
bir ilişki yoktur. Bu çerçevede olmak üzere
özellikle Batı’da yapılan pek çok araştırma, ölüm
korkusu ve sonsuzluk duygusunun tek başına
tutarlı bir dinî inanç ya da ahiret inancı
doğuracak bir etkiye sahip olmadığını
göstermiştir. Asıl ilginç olan, Tanrı’nın varlığına
inanan bir kısım dindarların yeniden diriliş,
hesaba çekilme, cehennemde ceza görme gibi
bazı dinî inançlara karşı ciddi şüphe ve hatta
inkâr eğilimi taşımalarıdır.
3. Diğer bir kısım araştırmalara göre ise, söz konusu
değişkenler ile dindarlık arasında olumlu bir
ilişki vardır; yani ölüm korkusu ve sonsuzluk
duygusu dine yaklaştırmaktadır. Bu yöndeki
bulgular, özellikle tutarlı, içten ve farklılaşmış bir
dindarlık geliştirenlerde en üst düzeydedir.

24. Engellenme nedir?
Cevap: İnsanın bir ihtiyacını, istek ya da arzusunu
karşılamak üzere harekete geçtiği sırada gerek kendi
içinden, gerekse dışardan kaynaklanan çeşitli nedenlerden
dolayı hedefine ulaşamaması durumuna engellenme denir.

25. Engellenme durumunda insanda ne gibi değişimler
görülür?
Cevap: Engellenme durumunda insanda gerginlik artar;
öfke, korku, kaygı, sıkıntı ve çaresizlik duygusu ortaya
çıkar. Engellenen birey, içinde bulunduğu zor durumdan
kurtulmak için çözümler ve tatmin yolları arar. Özellikle
insan gücünü aşan engellemeler karşısında dinî inanç ve
değerler güçlü telafi işlevi görürler.

26. Freud ve Marx gibi din karşıtı kişiler bireyin
dindarlığını nasıl nitelemişlerdir?
Cevap: Freud ve Marx gibi din karşıtı kişiler bireyin
dindarlığını yalnızca çaresizlik durumlarına indirgerler.
Onlara göre bir bütün olarak din, esasen yolunu şaşırmış
bir insanî arzu, aslı esası olmayan gerçek dışı bir hayal,
yanılsama veya sapmadan ibarettir. Dinî tutum ve
davranışlar onlar açısından acziyet ve tatminsizlikten
doğan hastalıklı yapılardır.

27. İnsanları ilahî yardım talebine yönelten kaynaklar
nelerdir?
Cevap: Sebep oldukları engellenme ve çaresizlik
duyguları nedeniyle insanları ilahî yardım talebine
yönelten başlıca iki kaynaktan bahsedilebilir. Bunlardan
biri, deprem, sel, kuraklık, hastalık gibi insanın üstesinden
gelemediği için engellendiği tabiat ve dünya olaylarıdır.
Diğeri ise, statü, saygınlık, özgüven kaybı; başkalarıyla
ilişki ve iletişim güçlüğü; iş ve meslek sorunları gibi yine
insanın tek başına kolaylıkla aşamayacağı sosyal
mahrumiyetlerdir.

28. Engellenmenin yoğun olduğu durumlarda din ile
insan arasındaki ilişki nasıldır?
Cevap: Çeşitli dönemlerde bilim adamları tarafından
gerçekleştirilen araştırmalar, çaresizlik ve
mahrumiyetlerin özellikle yoksul olanları dinî davranışa
yönelterek dindar bir kişiliğin oluşumuna katkı sağladığını
ortaya koymuştur. Din, dünya ötesi amaç ve hedefler
göstererek; çektiklerine karşı çeşitli telafi ve mükâfatlar
vaat ederek engellenmiş insana, güven aşılar; gerilimini
dengeleyerek rahatlamasını sağlar. Araştırmalara göre
insanlar, beklenmedik felaketlerle, savaş, hastalık ve ölüm
tehlikesiyle karşılaştıklarında dua ve ibadetlere daha fazla
özen göstermekte ve daha fazla devam etmektedirler.
Engellenmenin yoğun olduğu böylesi durumlarda
dindarlar, Tanrı’nın umulmadık güçlü müdahalelerine
büyük bir önem vermektedirler.

29. Sosyal mahrumiyetlerin olduğu durumlarda
insanların dine yönelişi nasıldır?
Cevap: Benzer bir eğilim, sosyal mahrumiyetler
karşısında da söz konusudur. Yaşadığı toplum içerisinde
bireysel kimliğini tehdit eden çeşitli engellerle karşılaşan,
ekonomik ve sosyal statüsünü kaybedenler; kendilerini
toplumdan soyutlanmış kimsesiz kalmış hissedenler, doğal
olarak sosyal destek bulacaklarına inandıkları hedeflere
yönelebilirler. Bu noktada özellikle dinî gruplar, cemaat
ve tarikatlar, besledikleri birliktelik ve kardeşlik ruhuyla
sosyal destek arayanlar için eşsiz ortamlar sunar. Dinî
gruplar, sağladıkları maddi ve manevi imkânlarla bir
taraftan toplumda haksızlığa ya da başarısızlığa uğramış
insanla dayanışmaya yönlendirirken, diğer taraftan da
onlara kaybettikleri sosyal statüyü, aidiyet duygusunu ve
sosyal kimlik algısını yeniden kazandırabilir. Böylece
grup içinde sürüp giden değerler sistemi içselleştirilerek
yeni bir dindarlık şekli gelişebilir.

30. Zihnin ancak dinin yardımıyla çözebileceği temel
problemleri, kaç ana grupta toplamak mümkündür?
Bunlar nelerdir?
Cevap: Zihnin ancak dinin yardımıyla çözebileceği temel
problemleri, beş ana grupta toplamak mümkün
görünmektedir. Bunlar:
1. Evrenin ve dünyanın yaratılışı; hayatın anlam ve
amacı gibi mantıksal çözümü olmayan sorular
2. Acı tecrübeler, doğal felaketler, ölüm gibi
hayatın zorlayıcı ve olumsuz görünen yönleri
3. Haksızlık, adaletsizlik, başarısızlık, fakirlik gibi
bireysel ya da toplumsal engellenme ve
mahrumiyet şekilleri
4. Şuur, yaratıcılık, estetik ve mistik tecrübeler gibi
bilimin henüz açıklayamadığı tabii süreçler
5. Zihinsel boyutta ele alınan kimlik problemleri ve
hayat felsefesi.

31. Suç ve din arasında nasıl bir ilişki vardır?
Cevap: Suçun dindeki karşılığı günahtır. Vicdanın
mahkûmiyetini ifade eden suçluluk duygusunun dindeki
karşılığı günahkârlık duygusu; vicdanî mahkemenin
karşılığı ise, ilahî mahkemedir. Dinin emirlerine uymadığı
ya da yasaklarını çiğnediği zaman, dindarda günahkârlık
duygusu doğar ve neticede kendini ilahî mahkemede
mahkûm edilmiş hisseder. Doğal olarak o da,
mahkûmiyetten doğan gerilimden kurtulabilmek için dinî
telafi arayışlarına girer. Bu durumda suçluluk ve
günahkârlık duyguları dine yönelten kaynaklar arasında
sayılabilir. Nitekim yapılan pek çok araştırma sonucunda,
bu kabulü doğrulayacak bulgular otaya çıkmıştır. Dinî
inanç ve değerler, suçluluk ve günahkârlık duygularının
yaşanmasına yol açtığı kadar, bu duyguların kıskacında
vicdanı sızlayan kimseler için de telâfi ve teselli kaynağı
oluşturmakta, böylece çift yönlü bir güdüsel etkinlikte
bulunmaktadır.

DİNDARLIĞIN SOSYAL VE KÜLTÜREL KAYNAKLARI

32. İnsanın din ile tanışıklığı nasıl gerçekleşir?
Cevap: Bebeklik döneminden itibaren birey, toplumun
kültür özellikleriyle tanışır ve onları içselleştirerek
zamanla toplumun bir üyesi olur. Din, kültürü düzenleyen
ve şekillendiren en önemli kurumların başında gelir.
Çocuğun kültürle tanışması, aynı zamanda din ile
tanışması anlamına gelir. Bu tanışıklık, bir taraftan model
aldığı kişilerin etkisiyle; bir taraftan toplumdaki dinî
kurumlarla olan etkileşimiyle ve son olarak da eğitim
yoluyla gerçekleşir.

33. Model alma yoluyla öğrenme nedir?
Cevap: Her insanın kişilik gelişiminde, özellikle taklit
ettiği veya benzemeye çalıştığı belirli özdeşim örnekleri
ve davranış modelleri vardır. Bunlar;
1. Başta anne baba olmak üzere aile üyeleri
2. Yakın arkadaşlar
3. İlgi alanına göre din, bilim, sanat, spor ve eğlence
dünyasından sevilen ve sayılan bireylerdir.
İnsanın kişilik ve kimliği, büyük ölçüde seçtiği modellerin
görüş ve davranışlarından etkilenerek oluşur. Buna model
alma yoluyla öğrenme denir.

34. İnsanların çocukluk dönemlerinde, model ile öğrenme
yoluyla dinî kavramlar, söz ve uygulamalar nasıl pekişir?
Cevap: Çocuk en yakını olarak anne-babasının söz ya da
davranışlarını merakla izler ve çoğu zaman acemice
tekrarlamaya çalışır. Bilindiği üzere çocuğun bu taklit
çabaları, ebeveynlerin hoşuna gider ve sevgi gösterileriyle
ödüllendirilir. Zamanla bunun farkına varan çocuk takdir
ve onay kazanmak için dinî davranışlar da dâhil taklitlerini
sıklaştırır ve daha özenli davranır. Böylece dinî kavram,
söz ve uygulamalar yaygınlık kazanarak pekişir.
Araştırmalara göre, çocuğun bulunduğu bir ortamda
ibadetlerin yerine getirilmesi; çeşitli ödüllerle ibadetlere
katılmaya özendirilmesi, dindarlığının temellenmesinde
model davranışlar olarak büyük bir rol oynamaktadır. Bu
noktada dikkat çekilen başlıca husus, namaz kılma, dua
etme ya da Kur’an okuma gibi ibadetler yerine getirilirken
bunların beğenilen, takdir edilen iyi bir davranış biçimi
olarak yüceltilen davranışlar halinde ortaya konmasıdır.

35. İnsanların ilkokul ve ergenlik dönemlerinde model ile
öğrenme yöntemi nasıl işler?
Cevap: Artan yaşla birlikte çocuğun anne-babasından
bağımsızlaşıp arkadaş gruplarına yönelmesi, model
anlayışında da farklılaşmalara yol açar. Çocuğun özdeşim
örnekleri değişir. Anne-babanın model etkisi güç
kaybeder, yeni modeller güç kazanır. İlkokul yıllarında
başta arkadaşlar olmak üzere, öğretmenler, medyada sıkça
gündeme gelen çeşitli meslekten ünlüler, yeni özdeşim
örneklerini teşkil edebilir. Araştırmalara göre ergenlik
döneminde en güçlü model, akranlardır. Bu dönemin
ayırıcı özelliği olarak ergenin biyolojik, psikolojik ve
sosyal hayatında kritik değişmeler gündeme gelir. Ergen,
çocuk ile yetişkinlik arasında sıkışmış bir psikoloji yaşar.
Her konuda zihnini meşgul eden soruları vardır ve bu
nedenle ciddi bir rehberlik ihtiyacı duyar. Sorunlarını
genellikle akranlarıyla paylaşır. Onlardan bilgi almaya
çalışır. Bu dönemin ayırıcı niteliklerinden bir diğeri,
ergenin etrafındaki çeşitliliğin farkına varmasıdır. Bu fark
ediş, onu kendi kabullerinin doğru olup olmadığıyla ilgili
sorgulamaya yöneltir. Bu arada dinî kabullerini de
sorgular. İşte bu noktada dinî modeller yeniden önem
kazanır. Yapılan bir araştırmaya göre özellikle çocukluk
döneminde olumlu bir dinî gelişim yaşayanlar, ergenlik
döneminde, en fazla dinî açıdan güvendikleri modellere
yönelmektedirler. Bu yönelişin amacı, sadece ergenin
açıklayamadığı metafizik sorulara cevap bulmak ya da
dinî sorunlara çözüm aramak değil; aynı zamanda belirli
bir kimlik yapısı ve hayat görüşü geliştirmede uygun
davranış kalıpları bulmak amacını da taşımaktadır.

36. Din ile kültür arasında nasıl bir bağlantı mevcuttur?
Cevap: Din, kültürü oluşturan, zenginleştiren ve koruyan
önemli bir öğedir. Dinin en büyük işlevi, kültürü tutarlı ve
güçlü bir sistem etrafında bütünleştirmesidir. Esasen din,
kültürün içinde bir parça değil, onu aşan ve organize eden
çok daha güçlü bir değerler sistemidir. Öyle ki, din birçok
milli kültürü birbirine bağlayabilir ve bütünleştirebilir. Her
kültür, inanılan dinin izlerini taşır. Kültürün ayrılmaz bir
öğesi olan din, diğer kültür öğeleri üzerinde büyük bir
etkiye sahiptir. Hepsinin yapısında dinin izleri mevcuttur.
Bu izleri somut olarak, ibadethanelerde, tarihi eserlerde ya
da sanat eserleri üzerinde süsleme ve işleme olarak
görmek mümkündür. Bunlar bazen resimler, bazen de
yazılar halinde aktarılır. Aynı şekilde dinin soyut ya da
manevi izleri de; dinî ve edebî törenlerde, örf ve
ananelerde kutsal metinleri okuma, ilahiler, dualar
şeklinde icra edilen uygulamalar olarak görülebilir.

37. Aile içi eğitim dini duyguların şekillenmesine nasıl
etki eder?
Cevap: Aile kurumu, dindarlığın eğitim boyutu
konusunda da en önemli kurum niteliğini taşımaktadır.
Aile eğitimi çerçevesinde çocuk daha çok pasif-alıcı tarafı,
anne baba ise aktif-verici tarafı temsil eder. Dolayısıyla
aile içi eğitim, psikolojik hazırlık itibarıyla çocuğun en
kolay şekillendiği eğitim sürecini teşkil eder. Bu
çerçevede çocuğun dinî duygu, düşünce ve tutumlarının
büyük bir kısmı, anne-babanın dinî tercihlerine bağlı
şekillenir. Ebette, söz konusu dinî yapıların karmaşık ve
kararsız ya da düzenli ve tutarlı olması, anne-babanın
çocuklarına aktardıkları dinî içeriklerin düzenli ve tutarlı
olup olmamasına bağlıdır. Doğal olarak çocuğun
dindarlığı, sahip olduğu dinî-ahlakî birikiminin kişiliği
üzerindeki bir yansıması olacaktır.

38. Yaygın ve örgün eğitim kurumlarında verilen dinî
eğitimin, dindarlık adına önemli işlevleri nelerdir?
Cevap: Gerek yaygın ve gerekse örgün eğitim
kurumlarında verilen dinî eğitimin, dindarlık adına
temelde iki önemli işlevinden bahsedilebilir: Her şeyden
önce bu kurumlarda verilen din eğitimi, aile çevresi ve
diğer dinî kurumlardan aktarılan önceki dinî birikimin
doğruluğunu ve yeterliliğini test etme imkânı verir. Diğer
taraftan ise, daha yeni, güncel dinî bilgi ve deneyimlerin
kazanılması noktasında önemli imkân ve fırsatlar sağlar.
Eğitim süreci; çocukluk, ergenlik, yetişkinlik ve yaşlılık
dönemlerinde yoğunluğu değişmekle birlikte kesintiye
uğramayan bir süreçtir. Dolayısıyla birey, ihtiyaç duyduğu
her dönemde dinî öğretim ve eğitim alma imkânına
sahiptir. Ülkemizde yapılan araştırmalara göre
yetişkinlerin önemli bir bölümü, başta TV olmak üzere,
radyo, CD, DVD, gazete, dergi gibi kitle-iletişim
araçlarından yararlanarak dinî bilgi ve deneyimlerini
artırmaktadırlar. Diğer bir bölümü ise, Diyanet İşlerine
Başkanlığına bağlı din hizmetlerinden ya da özel vakıf,
dernek ve cemaat etkinliklerinde doğrudan yararlanmayı
yeğlemektedir.
39
Dindarlığın Kaynakları / Ünite 3: Dindarlığın Kaynakları - Konu Özeti
« Son İleti Gönderen: Ders Hocası 29 Aralık 2018, 19:21:37  »
Dindarlığın Biyolojik Kaynakları
İnanma ihtiyacı, dinî kabiliyet, dinî eğilim ve hatta dinî
tevarüs gibi doğuştan kişiyi dine yönlendirdiği iddia edilen
bir takım ruhsal faktörlerin var olabileceği konusuyla ilgili
din psikologları arasında ciddi bir görüş ayrılığı yoktur.
Ancak, bu tevarüs ya da aktarımın biyolojik olabileceği
düşüncesi, henüz yeni sayılır ve son yıllarda yapılan bir
kısım araştırmaların ürünü olarak tartışma alanındaki
yerini almış görünmektedir.

Nörobiyoloji ve Din

Son yıllarda nöroloji alanında yapılan çalışmalar,
insanların davranış, duygu, tutum ve inançlarının
beyindeki karşılıklarını bulma konusunda oldukça ilerleme
kaydetmiştir. Geliştirilen beyin görüntüleme yöntemi
sayesinde, insanlar olumlu ya da olumsuz duygular
yaşadıklarında beynin hangi bölgesinin aktif olduğu tespit
edilebilmektedir. Tespitlere göre dinî ve mistik tecrübeler
yaşandığı durumlarda özellikle beynin belirli
bölgelerindeki aktivite artmaktadır. Beyninin bir bölümü
hasar görmüş kimselerin dinî yaşantılarında gözlenen
değişim, konuya dikkatleri çekmiş ve yapılan
araştırımalarda önemli bulgular elde edilmiştir. Tüm bu
çalışmalar sonucunda yeni bir yaklaşım olarak Nöroteoloji
doğmuştur. Nöroteoloji'nin çalışma alanı, dinî ve mistik
yaşantıların biyolojik temelleridir.

1990'lı yılların başında ilk olarak nöropsikolog M.
Persinger, daha sonra 1997'de nörolog V. S.
Ramachandran ile ekibi, insan beyninde doğuştan var
olduğu öne sürülen Tanrı Noktası üzerine araştırmalar
yapmışlardır. Bu ruhsal merkez, beynin şakak loblarındaki
sinir bağlantıları arasında konuşlanmıştır. Beyin
görüntüleme yöntemi (Pozitron Emüsyon Topografisi)
kullanılarak yapılan taramalara göre denekler, manevi
veya dinî konularla ilgili konuştukları her defasında, bu
sinir alanları aydınlanmıştır.

Araştırmalarında SPECT Beyin Haritalama Yöntemini
kullanan A. Newberg, Tanrı'nın beynin sabit bir parçası
olduğunu öne sürmüştür.
Beyin-inanç ilişkisiyle ilgili ortaya atılan teorilerden biri
de, beyin uzmanı E. D'Aquili tarafından geliştirilmiştir. O,
beynin farklı bölümlerinin din ile ilgili farklı işlevler
üstlendiğini iddia etmiştir. Ona göre beynin bir noktası,
din açısından büyük önem taşıyan vahdet/birlik fikrini
anlamaya odaklanmıştır.

İnanç Geni ve Din

Nörobiyolojik yaklaşım, bir yandan insan psikolojisini
beyindeki süreçlerle açıklarken, diğer yandan da
davranışların kalıtsal özellikler ve genetik yapılardan
kaynakladığını iddia eder. Genetik alanda ortaya çıkan
yeni gelişmeler, genlerin insanın kişilik özellikleri,
davranışları ve eğilimleri üzerindeki etkileri ile ilgili ciddi
iddiaların öne sürülmesine neden olmuştur.

Dinin evrensel bir olgu olarak dünyanın her yerindeki
toplumlarda var olduğu gerçeği, onun bir ölçüye kadar
biyolojik bir alınyazısı olup olmadığı düşüncelerini de
beraberinde getirmiştir. Bu çerçevede son birkaç yıldır,
insanda bir tür Tanrı Geninin mevcut olduğuna yönelik
görüşler ortaya atılmıştır. 2004 yılında konuyla
ilgilenenlerden birisi olan D. Hamer, Tanrı Geni (The God
Gene) adlı çalışmasıyla maneviyatın genini bulduğunu
iddia etmiştir. Hamer, maneviyatın böylesine etkili ve
evrensel bir güç olmasını, genetik karakterine bağlamıştır.
Ona göre insanların manevi değerlere, mutluluktan,
sağlıktan ve güçten daha fazla önem göstermeleri,
maneviyatın kısmen genlerle bağlantılı olduğuna işaret
etmektedir.

Dindarlığın Psikolojik Kaynakları

Özellikle son yıllarda gündeme gelen ve günümüzde sıkça
dillendirilen biyoloji-inanç ilişkisinin yanısıra, insanı
dindarlığa yönlendirdiği iddia edilen zihinsel ve ruhsal
kaynaklardan da bulunmaktadır.

Anlam Arayışı ve Din

Anlam arayışı, düşünce, tutum ve davranışları belirleyen
en önemli güdülerden biridir. Varoluşsal bir olgu olarak
insan, öteden beri gerçekliğin bilgisine ulaşma
çabasındadır. Bu amaçla tarih boyunca kimi zaman
felsefeye, kimi zaman sanata ve kimi zaman ise, dine
müracaat etmiştir. Hakikat arayışı olarak da tanımlanan bu
arayışta insanın temel hedefi, hayattaki konumunu olumlu
yönde belirleyecek nihai bir anlama kavuşmak ve böylece
varlığı anlamlandırma ihtiyacını gidermektir.

V.Frankl, modern insanın en büyük sorununu anlam
ihtiyaç ve arzusunun engellenmesinde görür. Logoterapi
adını verdiği bir düşünce ve tedavi ekolü çerçevesinde
görüşlerini dile getirmiştir. Logoterapi'nin amacı, bir
taraftan insanın en temel ihtiyacı olan anlam arzusunu
tatmin etmek suretiyle anlamlı bir hayatın teşekkülüne
yardımcı olmak, diğer taraftan ise, modern insanı içine
düştüğü çağın hastalığı anlamsızlıktan kurtarmaktır.
Logoterapi'ye göre insanda doğuştan var olan anlam
arzusu, onu en acımasız ve en korkutucu şartlar altında
bile sarılabileceği bir değere, bir amaca veya hedefe
yöneltebilir. Ancak, anlam arzusu engellendiği ve engelin
çözümlenmediği durumlarda insan, anlamsızlığa düşer.
İçine düştüğü anlamsızlıktan ancak anlam arzusuna
yeniden işlerlik kazandırmakla kurtulabilir.

Hemen her alanda doyurucu cevaplar veren değer
sistemiyle din, sahip olduğu anlam imkânlarıyla insanın
arayışlarına hizmet eder. En temel işlevlerinden biri olarak
din, kültür veya ideolojilerin açıklamaktan aciz kaldığı
zihinsel ya da ruhsal pek çok konuda, bilgi kaynakları
sunar. Semboller sistemi olarak din, insanın yaşadığı
dünyayı daha iyi anlayabilmesine yardım eder. İnsan
psikolojisinin temel ihtiyaçlarına yönelik bu kuşatıcı
karşılıklarıyla dinî inanç, bir başka şekilde
cevaplanamayacak gibi gözüken varlık nedeni ve hayat ile
ilgili pek çok soruyu cevaplamakla zihni ve ruhu
rahatlatır. Diğer taraftan din, zihnin aşmakta zorluk çektiği
mantık-ötesi sorulara hazır cevaplar sunmakla onu
gereksiz detaylardan ve kısırdöngülerden korur.

Ölüm Korkusu, Ölümsüzlük Arzusu ve Din
Ölüm korkusu özel bir korku çeşididir. Gerek her insanda
gizli-açık varlığını koruması; gerekse sahip olduğu etki
gücü bakımından diğer korku türlerinden ayrılır. Konuyla
ilgilenen araştırmacıların bir kısmı, bütün korkuların
temelinde ölüm korkusunun yattığını iddia eder. Onlara
göre ölüm korkusu, insanın en temel kaygısıdır. Bu kaygı,
hayatın erken dönemlerinden itibaren kendisini hissettirir;
kişiliğin oluşmasında rol oynar ve hayatının sonuna kadar
bireyi hastalıklar, kazalar, afetler gibi çeşitli ölüm
habercileri eşliğinde tehdit eder.

Ölüm korkusu yanında insanın sahip olduğu en güçlü
arzulardan birisi de ölümsüzlük arzusudur. Bu arzu,
insanda doğuştan vardır, hayatın tümünü kuşattığı gibi
ölüm ötesine de uzanır. Ölümsüzlük ya da ebedîlik
arzusunun duygusal ifadesi olan sonsuzluk duygusu,
psikolojik bir gerçeklik olarak tüm insanlarda kendini
hissettirir. İnsan hayatı, ölümün çizdiği sınır ile
ölümsüzlük arzusu arasında geçen dinamik bir örüntü
olarak düşünülebilir.

Genel olarak insanın en büyük arzusu olabildiğince
yaşamaktır. Tabiatının doğuştan gelen bir parçası olan bu
arzu ölüm olayı ile tehdit edilmektedir. Din, sunduğu
inanç ve değer sistemine uygun yaşamak koşuluyla insana
ölümün, hastalıkların ve eksikliklerin olmadığı ebedî bir
hayat vaat eder. Vaat edilen bu Cennet hayatında dindar,
her türlü korku ve endişeden uzak, her istediğine sadece
istemesi yetecek kadar yakın tarifi imkânsız bir lütuf
içinde olacaktır. Üstelik ahiret inancıyla din, insanın
dünyada çektiği tüm acı, ıstırap, haksızlık ve
adaletsizlikleri telafi edeceğini; suçluların cezalarını
çekeceklerini de vaat eder. Dinin ölüm sonrası hayat ile
ilgili çizmiş olduğu bu olumlu tablo içerisinde ölümün
anlamı değişir: Bu tabloda ölüm, yok edici, ürkütücü ve
korkutucu bir olgu olmaktan çıkmış, huzurun, iyiliklerin
ve adaletin hâkim olduğu sonsuz bir hayata geçişi ifade
eden manevi bir köprü kimliğine kavuşmuş durumdadır.

Engellenme, Çaresizlik ve Din

İnsanın bir ihtiyacını, istek ya da arzusunu karşılamak
üzere harekete geçtiği sırada gerek kendi içinden, gerekse
dışardan kaynaklanan çeşitli nedenlerden dolayı hedefine
ulaşamaması durumuna engellenme denir. Engellenme
durumunda insanda gerginlik artar; öfke, korku, kaygı,
sıkıntı ve çaresizlik duygusu ortaya çıkar. Engellenen
birey, içinde bulunduğu zor durumdan kurtulmak için
çözümler ve tatmin yolları arar. Özellikle insan gücünü
aşan engellemeler karşısında dinî inanç ve değerler güçlü
telafi işlevi görürler.

Din psikologlarının tamamına yakını, dinî inanç ve
değerlerin insanın kendi güç ve çabasıyla üstesinden
gelemediği zor durumlar karşısında telafi edici, güç ve
güven sağlayıcı bir kaynak olduğunu kabul ederler.

Anlama, Bilişsel Tatmin ve Din

İnsan algılama, düşünme, yorumlama, tasarlama gibi diğer
canlılarda bulunmayan özel zihinsel süreçlere sahiptir.
Kuşkusuz sahip olduğu bu özel zihinsel donanımla o,
içinde yaşadığı hayatı ve evreni, karşılaştığı her olayı,
kendini tatmin edecek ölçüde anlamaya ve yorumlamaya
çalışır. Bu yöneliş, temel bir ihtiyaç olarak zihinsel
yapısının en önemli özelliğidir. Daha açık bir ifadeyle,
zihin boşluk ve belirsizlik kabul etmez; mutlak kesinlik
arzusuyla bilişsel tatmin arar. İnsan, zihninde oluşturduğu
bilişsel haritalarla hayatı anlamlandırır; durumlar ve
olaylar karşısındaki konumunu tayin eder; kendisi ve
kendi ötesi ile olan ilişkilerini düzenler.

Her şeyden önce din, insanın yaşadığı hayat içinde kendini
uygun bir yere yerleştirmeyi mümkün kılacak özel bir
başvuru çerçevesi hazırlar. Bu hazırlıkta o, önce yaşanan
gerçekliği yorumlar; sonra insanı bu gerçekliğin içinde
uygun bir yere yerleştirir. Sonra da ona, nasıl yaşaması
gerektiği ile ilgili rehberlik sunar. Bu noktada din, bir
yandan özellikle zihinsel alana gelen verileri, anlamlı
bütünler halinde düzenleyici fonksiyonuyla, diğer yandan
da zihnin kendi başına açıklayamadığı ya da aşamadığı
metafizik sorunları açıklayıcı yönüyle, büyük bir işlev
görür. Bazı din psikologları dinî inançları bireylerin
çevresel şartlarla baş edebilmek, olayları açıklayabilmek
ve yorumlayabilmek için başvurdukları zihinsel
kategoriler olarak tanımlar. Fonksiyonu gereği din,
zihinsel unsurları ayrıştırma, birleştirme, uzlaştırma gibi
etkinlik noktasında olduğu kadar, zihinsel çatışmaların,
karmaşaların ve belirsizliklerin çözümlenmesinde de
önemli bir düzenleyicidir.

Suçluluk, Günahkârlık Duygusu ve Din

Din, ahlakî değerlere özel bir önem verir ve bağlılarından
bunlara uymalarını ister. Davranışları değerlendirirken iyi
ve kötü kavramları yanına sevap ve günah nitelemelerini
de ekleyerek dinî bir çerçeve hazırlar. Dinî her emir ve
tavsiyede, ahlakî ilkelere sarılmayı özendiren bir yöneltme
varken, her yasağın ve sakındırmanın özünde de mutlaka
bir ahlakî ilkeyi koruma söz konusudur. Bu yapısıyla din,
ahlakî ilkelere uyanları dünya ve ahirete yönelik vaatlerle
ödüllendirirken, uymayanları da ceza müeyyidesiyle
uyarır. Dinî inançlar ahlakî değerleri destekleyip
özendirdiğine göre iyi ve sevap arayışında olanlar, doğal
olarak dine yönelebilirler. Burada sorulabilecek soru
şudur: Acaba ahlaki kaygılar; kötülük ve günahın yol
açtığı suçluluk ve günahkârlık duyguları dine yöneltir mi?
Her şeyden önce suçluluk duygusu, insan tabiatının
güdüleyici evrensel niteliklerinden birisidir.
Psikanalistlerin özellikle vurguladığı gibi temelleri daha
çok çocukluk dönemi ana-baba-çocuk ilişkilerine dayanır.
Ancak, bu duygu, yaşanan bir vakıa olarak hayatın her
döneminde işlenen suçlara bağlı olarak tekrar tekrar ortaya
çıkabilir ve insanı ciddi tercihlerde bulunmaya
zorlayabilir. Suçluluk duygusunun kaynakları, toplumda
suç veya yasak kabul edilen davranışlara bağlı olarak
değişir. Bununla birlikte yaygın kanaate göre temel
kaynaklardan biri, cinsellik içgüdüsünün yarattığı ahlakî
sorunlardır; diğeri ise, bencillik ve diğergamlık arasında
çıkan çatışmalardır. Yani, kendi kişisel istekleri ile içinde
yaşadığı kültürün beklentileri arasında çıkan tercih
çatışmasıdır.

Vicdan, toplumun kabul ve kurallarının insandaki
temsilcisidir. Vicdan, başlangıçta anne-babanın, daha
sonraları ise toplumun iyi-kötü, doğru-yanlış, güzel-çirkin
gibi temel kabullerinin içselleştirilmesiyle oluşur. Duruma
göre çok katı olabileceği gibi çok esnek de olabilir. Başka
bir ifadeyle vicdan, bireyin sergilediği davranışlarında
toplumun değerlerine uyup uymadığını denetleyen iç
hâkimdir. Birey suç işlediği zaman, vicdan devreye gider
ve suçluyu işlediği suçun muhtemel sonuçlarına göre
yargılar ve mahkûm eder. Kuşkusuz bu mahkûmiyet,
bireyde sıkıntı ve gerilimlere yol açabilir. Bu durumda o,
vicdanını rahatlatmak ve gerilimden kurtulmak için
suçunu telafi edecek bir takım arayışlara girebilir.
Suçun dindeki karşılığı günahtır. Vicdanın mahkûmiyetini
ifade eden suçluluk duygusunun dindeki karşılığı
günahkârlık duygusu; vicdanî mahkemenin karşılığı ise,
ilahî mahkemedir.

Dindarlığın Sosyal ve Kültürel Kaynakları

Her insan, kendini diğer sosyal yapılardan ayıran temel
özelliklere sahip belirli bir toplum içinde doğar. Her
toplumun, kökleri uzun bir geçmişe dayalı belirli duygu,
düşünce, tutum ve davranış kalıplarından oluşan özel bir
kültürü vardır. Daha bebeklik döneminden itibaren birey,
toplumun kültür özellikleriyle tanışır ve onları
içselleştirerek zamanla toplumun bir üyesi olur. Din,
kültürü düzenleyen ve şekillendiren en önemli kurumların
başında gelir. Çocuğun kültürle tanışması, aynı zamanda
din ile tanışması anlamına gelir. Bu tanışıklık, bir taraftan
model aldığı kişilerin etkisiyle; bir taraftan toplumdaki
dinî kurumlarla olan etkileşimiyle ve son olarak da eğitim
yoluyla gerçekleşir.

Sosyal Öğrenme ve Din

Öğrenilen ve zamanla alışkanlık haline gelen her
davranışın kişisel ve çevresel boyutları vardır. Dışarıdan
gelip algılanan uyarıcılar, ancak zihinde düzenlenip
değerlendirildiğinde davranış haline gelebilir. İnsan
sürekli bilgi alan, öğrenen bir varlıktır. Öğrenmelerinin
%80-82 kadarını görerek; %10-12 kadarını ise işiterek
kendine mal eder. Görme ve işitmeye dayalı
bilgilenmelerde, diğer insanları taklit etmenin payı
oldukça büyüktür. Her insanın kişilik gelişiminde,
özellikle taklit ettiği veya benzemeye çalıştığı belirli
özdeşim örnekleri ve davranış modelleri vardır. Bunlar,
başta anne- baba olmak üzere aile üyeleri; yakın
arkadaşlar; ilgi alanına göre din, bilim, sanat, spor ve
eğlence dünyasından sevilen ve sayılan bireylerdir.
İnsanın kişilik ve kimliği, büyük ölçüde seçtiği modellerin
görüş ve davranışlarından etkilenerek oluşur. Buna model
alma yoluyla öğrenme denir. Sosyal çevrede gerçekleşen
en yaygın öğrenme model alma; gözlemleyerek öğrenme,
taklit, özdeşleşme ve içselleştirme süreçlerini birlikte
ihtiva eder. Sosyal öğrenmede davranışın kazanılması ya
da değiştirilmesinde, pekiştirmenin de özel bir yeri vardır.
Ancak, insan sadece kendisini pekiştirmekle değil, bunun
yanında başkalarının davranışlarını ve bu davranışların
sonuçlarını gözlemleyerek dolaylı pekiştirmeler yoluyla da
öğrenir

Araştırmalara göre model ile öğrenme, yoğunluğu gelişim
dönemlerine bağlı olarak değişmekle birlikte, hayatın her
aşamasında geçerliliğini koruyan bir öğrenme biçimidir.
Çocukluk döneminde en fazla taklit edilen ve özdeşleşilen
modeller anne-babadır. Doğal olarak çocuk, daha
bebekliğin başlarından itibaren duygusal yakınlıklarını
derinden hissettiği ebeveynine yöneliktir. Güven ve sevgi
esasına dayalı ilişkileri, zamanla çocuğun anne ve
babasıyla özdeşleşmeyi; yani kendisini onlarla bir tutmayı
beraberinde getirir. Özdeşleşmenin etkisiyle çocuk, anne
babasının tüm davranışlarını taklit etmeye ve onlara uygun
davranmaya çalışır. Böylece dinî davranışlar da çocuğun
dünyasında yer bulmaya başlar. Konuyla ilgili yapılan
araştırmaların tümünün ortak tespitine göre, dinî tutum ve
davranışların temellenmesinde en etkili faktör, ilk
çocukluk dönemindeki aile ilişkileridir. Daha sonra
ergenlik dönemi ve sonrasında sosyal ortamların
değişmesine rağmen sosyal öğrenmenin etkisinin devam
ettiği gözlenmiştir.

Toplumsallaşma ve Din

En basit tanımıyla toplumsallaşma, insanın zamanla
birlikte toplumun bir üyesi haline gelmesidir.
Toplumsallaşma, bireyin belirli bir toplumsal çevrede
kişilik kazanması, toplumla bütünleşmesidir.
Toplumsallaşma ile birlikte birey dini semboller, değerler,
ibadetlerle karşılaşır ve nasıl davranması gerektiğini bu
sayede öğrenir.

Birey, hayatının ilk yıllarında ailesi ile olan etkileşiminde
din ile ilk defa karşılaşır. Bu karşılaşmanın kalitesi ve işe
yararlılığı, ailenin dine bakış açısına göre değişir. Çevre
ile ilişkilerinin başladığı andan itibaren birey, toplum ve
kültürdeki dinî çeşitlilik ve zenginliğin farkına varır. Bu
farkındalık, onu hem toplumun dinî uygulamalarına, hem
de kültürün dinî muhtevalarına ortak kılar. Zamanla
toplumsallaşmadan edindiği dinî birikimi, karakterinin
temel çizgisini belirler ve böylece dindar bir kimlikle
hayata katılır, öteden beri etkilendiği çevreyi bizzat
etkilemeye başlar.

Eğitim ve Din

En geniş anlamıyla eğitim, insanın doğumundan ölümüne
kadar süren amaçlı kasıtlı bir davranış değişikliği
çabasıdır. Bu anlamda eğitim, bireyin, hayata ortak
olmasında gerekli olan tüm biyolojik, psikolojik ve sosyal
süreçleri içerir. İnsan hayatında ortaya çıkan tüm değişme
ve gelişmeler, sistemli ya da resmî, gelişigüzel ya da gayri
resmi bir eğitim faaliyeti olarak düşünülebilir. Dindarlık
ile eğitim kavramını birlikte değerlendirdiğimiz bu
noktada cevabı aranacak soru şudur: Kişisel bir dinî hayatı
ifade eden dindarlığın gelişmesinde eğitimin katkısı nedir?
Bu katkının sağlanmasında hangi kurum ve öğeler rol
oynamaktadır?

"Sosyal öğrenme ve din" ile "toplumsallaşma ve din" alt
başlıkları altında özellikle dikkat çekilen önemli bir kurum
olan aile kurumu, dindarlığın eğitim boyutu konusunda da
en önemli kurum niteliğini taşımaktadır. Kaba bir
basamaklandırma yapılacaksa, dindarlığın aile ortamında
temellendiği; daha sonra okul, kurs, ibadethane, vakıf,
kitle iletişim gibi örgün ve yaygın eğitim kurumları
aracılığıyla geliştirildiği söylenebilir. Bu süreçte birey,
duruma ve koşullara göre sözü edilen kurumların sadece
birinden, bir kısmından ya da hepsinden yararlanabilir.
Konun devamında sözü edilen kurumların eğitim ve din
bağlamı üzerinde durulmaktadır.
40
- Dindarlığın özellikleri ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır:
Dindarlık, birey ve toplum hayatının belli bir
alanı ile sınırlıdır

-  ifadelerden hangisi dini özsel olarak tanımlar: Dinde esas olan şey tabiatüstü ile bir ilişkidir.

- Dinin tanımlarından hangisi dinin bireye ve topluma yönelik faydalarını merkeze almaktadır: İşlevsel tanımı

- Aşağıdakilerden hangisi dindarlığın özelliklerinden değildir:  Resmi din eğitiminin doğal bir sonucudur.

-  hangisi dini bir kurumdur:  Patriklik

-  hangileri dindarlığın özelliklerindendir?
   Kişi ve grupların din anlayışları belli değerlere ve uygulamalara verdikleri öneme göre farklılaşabilmektedir. . Kişi ya da grupların dindarlığı hakkında yargıda bulunmak zordur. Dindarlık birey ve toplumun hayatında belli bir
alanla sınırlı olmayıp hayatın her alanında etkisini gösterir.

- hangisi dindarlığın özelliklerinden değildir: Resmi din eğitiminin doğal bir sonucudur

-  hangisi maneviyatçılığın eleştirilerinden biri değildir?
 Maneviyatçılık bireylerin hayatlarını kutsallara dönüştürme, hayatlarında kutsalı bulma ve koruma çabaları içerisinde insanların girdiği birtakım
yollara sahiptir.

- dindarlığa ilişkin aşağıdaki ifadelerden hangileri doğrudur?
  . Din nihai ilgi ve ama ç konusudur.
  . Allah rızası için, kendi istek ve arzularından vazgeçerler.
  . Dinî; görevlerini yerine getirmede devamlılık ve tutarlılık gösterirler.

- hangisi manevi yaşantılar içerisinde yer almaz: Manevi haz elde etme

- hangisi iç güdümlü dinî yönelime sahip kimselerin özelliklerinden biridir?
Dini görevlerini yerine getirmede devamlılık ve tutarlılık gösterirler.

- Dinin psikolojik tanımıyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?

- Dua, namaz, hac, kurban, kutsal kitabı okuma gibi dinî uygulamalar dindarlığın hangi boyutunu oluşturur?  Törensel

- hangisi bir dini nesnedir? Seccade

-  “Aşkın ile ilgili eksiksiz bir farkında oluş tecrübesi
veya bireyin olgun bir var olma tarzıdır” şeklinde tanımlanan kavram:  Manevi yaşam

-  hangisi veya hangileri özsel olarak dini tanımlayan en önemli kavramdır?
 I-Kutsal  II-Aşkın   III-Tabiatüstü   IV-İlahi   

-  Yeni doğan Müslüman çocuğun kulağına ezan okunması nesnel bir gerçek olarak dinin hangi unsurunu oluşturmaktadır: Dini törenler

-  hangisi dindarlığın törensel boyutlarındandır: Hac

-  hangisi iç güdümlü dindarlığı ifade etmez:  Dini kullanır ve dinden yararlanırlar.
Sayfa: 1 2 3 [4] 5 6 7 8 9 10