Ma­vi göz­lü taş­be­bek ab­lam

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı zeron

  • *****
  • Join Date: Nis 2008
  • Yer: Kayseri
  • 3335
  • +426/-0
  • Cinsiyet: Bay
    • Uyanan Gençlik
Ma­vi göz­lü taş­be­bek ab­lam
« : 15 Ocak 2011, 14:40:32 »
“Hamile anne, duman ve alevler arasında yanma tehlikesine rağmen kızının yatağına hamle yapıyor. Nereye elini atsa, yavrusu değil, kızgın cisimler geliyor ellerine...”

Hol­lan­da’da ya­şı­yor­du üç ço­cuk­lu mut­lu ai­le. En bü­yük ço­cu­ğu Ne­vin he­nüz al­tı ya­şın­day­dı. Ama ai­le­nin mut­lu be­bek bek­len­ti­si an­ne­an­ne­nin ölü­müy­le göl­ge­len­miş­ti. Fa­kat ölen­le ölün­mü­yor­du ki...
Ka­der iş­te...
Üç ay son­ra be­bek­le­ri da­ha ola­cak­tı. Ken­di­le­ri­ni bek­le­yen ina­nıl­maz acı­dan ise ha­ber­siz­ler­di.
Bir gün sa­ba­ha doğ­ru ne ol­duk­la­rı­nı an­la­ma­dan deh­şet için­de uyan­dı­lar. Bak­tı­lar ki özel­lik­le ço­cuk­la­rı­nın oda­sı baş­ta ol­mak üze­re ev alev­ler ara­sın­da, ca­yır ca­yır ya­nı­yor.

Her an­ne ba­ba gi­bi, ken­di­le­rin­den ön­ce ço­cuk­la­rı­nı kur­tar­mak üze­re ço­cuk­la­rın oda­sı­na se­ğirt­ti­ler. Aman Al­lah’ım, ço­cuk­la­rın oda­sı alev alev­dir. Ken­di im­kân­la­rıy­la sön­dü­rül­me­si müm­kün gö­zük­me­yen yan­gı­nın çı­kış se­be­bi ise ha­va ga­zı ka­ça­ğı­dır.

Çığ­lık­lar çığ­lık­la­rı bas­tı­rır­ken gö­zü­nü kırp­ma­dan alev­ler için­de­ki oda­ya da­lan ba­ba iki ço­cu­ğu­nu alev­ler ara­sın­dan kur­tar­ma­yı ba­şar­mış­tır. Ama o ce­hen­ne­mî hen­gâ­me­de bü­yük kı­zı Ne­vin’i bu­la­ma­mış­tır. Du­man­dan göz gö­zü gör­mü­yor, alev­ler yak­la­şa­nı da­lı­yor­dur.

-Ne­vi­iin, kı­zım! Ne­vi­iin!

Ama içe­ri­den hiç ce­vap gel­mi­yor­du. Al­lah’ım bu kız ne hal­dey­di? İçe­ri da­lıp da­lıp çı­kan ba­ba­nın yü­rek ya­kan fer­ya­dı ke­sil­mi­yor­du da an­ne ye­rin­de mi du­ru­yor­du? Al­lah kim­se­nin ba­şı­na ver­me­sin, an­ne­nin der­di de ay­nıy­dı. O da çığ­lık çığ­lı­ğa Ne­vin’i için oda­ya da­lıp çı­kı­yor­du.

Ça­re­siz an­ne her ba­ğı­rı­şın­da kı­zı­nın ya­rı bay­gın hal­de “An­ne im­dat!” de­di­ği­ni du­yar gi­bi olu­yor­du. Ama ne bi­le­cek o baş­tan git­miş akıl­la, ya­nıl­dı­ğı­nı. Ger­çek­te ise Ne­vin’den ses se­da gel­mi­yor­du.

Ha­mi­le an­ne, du­man ve alev­ler ara­sın­da, hat­ta ken­di­si de yan­ma teh­li­ke­si­ne rağ­men kı­zı­nın ya­ta­ğı­na doğ­ru ham­le ya­pı­yor. Ama yav­ru­su­nun te­ni­ne de­ğil ne­re­ye eli­ni at­sa, yan­mak­ta olan ısın­mış, kız­gın ci­sim­ler ge­li­yor eli­ne...

Kı­zı­nın ko­lu­nu tut­tu­ğu­nu sa­na­rak sa­rıl­dı­ğı bir ran­za­nın kız­gın de­mi­ri avu­cu­nu ka­vu­ru­yor.
Bi­ça­re an­ne yav­ru­su için me­li­yor ko­yun gi­bi...
Bo­ğu­la­cak de­re­ce­de ne­fes­siz kal­ma­sı­na rağ­men ev­la­dı­nı bul­ma­dan oda­dan çı­ka­mı­yor. Çık­mak ak­lı­na gel­mi­yor. An­cak ken­di an­ne­lik duy­gu­su ağır bas­sa da be­de­ni da­yan­mı­yor ve “kı­zım!” di­ye­rek ora­cı­ğa yı­ğı­lı­yor.

Bir­kaç da­ki­ka son­ra, alev­ler için­de­ki kı­zı­nın oda­sın­da şo­ka gir­miş ba­yıl­mış an­ne­yi, çığ­lık­lar se­be­biy­le yar­dı­ma ko­şan kom­şu­la­rı apar to­par has­ta­ne­ye kal­dı­rı­yor­lar.

“Ka­dın­ca­ğız üs­te­lik ha­mi­le, Al­lah’ım in­şal­lah be­be­ği­ne bir şey ol­maz!” di­ye de hep­si te­laş­ta.
Ta­lih­siz an­ne bir da­ha kı­zı­nı gö­re­mi­yor. Çün­kü mi­nik Ne­vin, uy­ku­da ya­ka­lan­dı­ğı yan­gın­da ön­ce gaz­dan bo­ğu­lup ar­dın­dan da alev­ler ara­sın­da ya­na­rak kül olu­yor.

Rab­bim kim­se­le­rin ba­şı­na ver­me­sin, ço­cuk­ca­ğı­zın kül ol­muş be­de­ni­ni res­mi iş­lem­ler­den son­ra Tür­ki­ye’ye ge­ti­ri­yor­lar.
Bu mut­lu ai­le­ye ilk mut­lu­lu­ğu ka­tan bi­ri­cik kız­la­rı Ne­vin, yi­ne ai­le­den ilk ay­rı­lıp ka­ra top­ra­ğa gi­re­rek, ilk acı­yı da tat­tı­rı­yor.

Gün­ler­ce ağ­lı­yor­lar ar­dın­dan. Öy­le de tat­lı, öy­le de se­vim­li bir yav­ruy­muş ki an­lat­mak­la bit­mez. Lü­le lü­le saç­la­rı, mas­ma­vi göz­le­riy­le bir taş be­bek gi­biy­miş.

Gün­ler­ce de­li gi­bi gez­miş an­ne. Ağ­zı­na lok­ma koy­ma­mış. Göz­le­rin­de ağ­la­mak­tan yaş kal­ma­mış. Ku­ru­muş göz pı­nar­la­rı. Boş ba­kar ol­muş et­ra­fı­na... Al­lah­tan, ge­rek an­ne ge­rek ba­ba yi­ne de me­ta­net­li dav­ran­mış­lar. Ta ki, kar­nın­da­ki mi­nik yav­ru dün­ya­ya ge­le­ne ka­dar... İm­ti­han dün­ya­sı... O yıl­lar­da do­ğa­cak ço­cu­ğun “cin­si­ye­ti ne­dir?” gi­bi bir me­rak ol­sa da ül­tra­son­da öğ­ren­mek gi­bi bir du­rum yok­muş. Bel­ki do­ğa­na ka­dar bi­lin­me­me­si da­ha de­ği­şik bir sür­priz­di.

Ai­le­nin on­ca ba­di­re­ler­den son­ra nur to­pu gi­bi bir kı­zı do­ğu­yor. Ai­le ara­sın­da, ve­fat eden ab­la­nın is­mi­ni bu ye­ni do­ğan be­be­ğe ve­re­lim mi ver­me­ye­lim mi di­ye çok tar­tı­şı­lı­yor. Ni­ha­ye­tin­de, ve­fat eden ab­la­sı­nın is­mi­ni ya­şat­mak üze­re ona ab­la­sı­nın is­mi­ni ve­ri­yor­lar.
İş­te o kız be­nim...
Ve ben yü­zü­nü gö­re­me­di­ğim, eli­ni öpe­me­di­ğim ab­la­cı­ğı­mın is­miy­le ya­şı­yo­rum. Ve is­mi­mi ab­la­mın anı­sı­na iki kez se­vi­yo­rum.


* Ne­vin Ko­lay-Trab­zon