Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi'nden..

0 Üye ve 1 Ziyaretçi konuyu incelemekte.

Çevrimdışı Aşık-ı sadık

  • ****
  • Join Date: Kas 2008
  • Yer: İzmir
  • 840
  • +230/-0
  • Cinsiyet: Bayan
  • Âşîk-ı sâdık
Ölü Bir Kentin Morg Alfabesi'nden..
« Yanıtla #5 : 24 Kasım 2008, 16:53:33 »
[b]Hızla giden otobüsün içinde bir o yana bir bu yana savrulan ölüler görüyorum. Arkama bakabilsem yerden tavana kadar ceset olduğunu da görebilecektim. Bir tek ben ve mektuplar yazdığım ölü kız hareket etmiyordu. Gözleri bana çakılı kalmıştı ve hiç konuşmuyordu. Bir şeyleri bekler gibiydi. Hiç alamadığı bir intikamı bekliyor olmalıydı. Artık bu düşün sonunu merak etmiyordum ve bu düşten uyanmak için yeniden uykuya dalacaktım.


Dizlerimden bir kağıt daha düşüyordu...

Her köşe başı rüzgar giymiş bir tavrını taşıyor ve sen yasak bir aşkın en aykırı satırlarını kanatıyorsun mavi düşlerimde. Zamanla korkunçlaşan bir papatya gülüşe öykünüyorum. Saçlarının arasındaki sırlara tutunarak düşmemeye çalışıyorum hayata ve sana. Alnımdan damlayan terlerin oluşturduğu sığınaklardan yenik bir savaşçıyı içiyorum. Artık hiç utanmıyorum yenilmekten. Ve sen her gidişinde gözlerini unutuyorsun bende.
Sesim bu kentin kirli duvarlarına yapışıyor ve karanlık karanlıkla silinmiyor. Her seferinde karanlık miraslar bırakıyorum kendime.


Bir şarkı beynimi oyuyor ?yaşamak istemem artık aranızda? tekrar ölüyorum... Ve şarkı devam ediyor ?benden bir ruhsuz yaratmayı nasıl başardınız?... Yavuz Çetin?in yanına gidiyorum. Bütün köprülerden atlayarak... Orada kaşlarımı çatsam, burada gök gürler ama ne yapayım babam ve kardeşim de beni böyle bırakıp gittiler. Haklısınız, yaşamak için erken, ölmek için geç bir zamanmış!
Artık gecelerinize uykusuzluk bulaşacak. Haziran düşü düşmüş bir sokak, it gözü değmemiş bir çıkmazda kaybolacak. Ömrümüzün en girift, en kırçıl masalı uğurlayacak sizi bana...

Şehrin dışına çıkıyorduk ve hala ışıkları yoktu yeryüzünün. Bir otobüsün ulaşabileceği en hızlı noktaya geldik. Evet cesetler parçalanmaya başlamıştı ve uzuvlar birbirine karışıyordu artık.

Önüme tanıdık bir el düştü. Şehrin loşluğu yerini karanlığa bırakmaya başlamıştı. Geceye ışık seli gibi karışıyor ve bir uçuruma doğru hızla ilerliyorduk. Karşımda oturan kız gözlerini benden ayırmıyor ve hala susuyordu.
Otobüs uçuruma düşmeden uykuya dalmalıydım yoksa bu uykudan bir daha hiç uyanmayacaktım.
Ve son kağıt da dizlerimden süzülüverdi...

Eylül yağmurun türküsü olur, içine deniz düşer. Bütün balıkçı tekneleri kör bir balıkçıyı ağlatarak eylülden geçer.

Oysa ki Konyalı'nın dediği gibi "Korkak bir yalnızlıktır Eylül"
Bir felce durur bütün gitmelerin. Yastığının altında biriktirdiğin hüzünler usulca bırakır seni. Seni yine de yavaş dön yatağında.
Yoksa depremler olur içimde...
Gecenin en İstanbul?unda başka şehirler
Doluşuyor gözlerime ve göz kapaklarım hortluyor biliyor musun?
Ölümün arka bahçesi bacaklarımı kesiyor, kedilere atıyorlar ciğerlerimi. Düş ve tütün kokulu gece yalnızlarının şakaklarına namlu satıyor güç biriktiriciler.


İlk kar saçlarında tutunca kanayan bütün yanların delirmeye başlıyor. Ve biz deniz çocukları, bir martının gözlerinde uyanıyoruz.
Yurduna tutamayan yurtsuzlar korosu, çok sesli bir şarkıyı dinletiyor kente ama ve sağırlar sadece kendini duyuyor. Bildiğim bütün şarkıların acemisi olarak ölüyorum.
Ödünç aldığımız külleri, ateş ödedik biz hep. Yaşadıkça kirleniyoruz oysa...
Kimliğini şehre dönünce unutursun derler. Ne zaman kimliğimi sorsalar, çıkarıp resmini gösteriyorum. Sense kimliksiz bir şehirde yalancı coğrafyalara saklatıyorsun kendini.

Suskunluğun en bilmediğim dilini konuşuyorsun ve yine en bilmediğim dillerde susuyorsun. Beni hep senden vazgeçişlerimde fark ediyorsun. Islığımızı hangi hırsızlara çaldırdığını bilmiyorum. Hep keniden batan ölü çocuklara saklıyordum ben onları. Sırtımdaki ağır vebali kemiriyor hala sırtlan. Senin sırtlanın yok. İşte bu yüzden ?şimdilik- gözlerinden geçiyor bütün trenler. Saklımda tuttuğum bütün istasyonlar, gidişine susmayı öğreniyor.
Bir yol kenarı şimdi gözlerim. Adına imgeler düşüyor kadavraya dönen sokaklar.
Beni rüzgarlara sattığın yanlarımdan tanırlar. "Kapı aralıklarında kalmış bir aralık insanı" diye not düşerler kimliksizliğime.

Tanıklığıma bulaşmış bütün bulvarlar şimdi ağlamayı öğreniyor benden ve biliyorlar ki; ya aşka ya da sana ihanet edeceğim.Düşleri satmalara yatacağım utanmadan.
Aşka inanmak kendini sevmektir yüzündeki ünlemi bozmadan. Bilmez misin?
Sana aşkın iki kişilik bir yalan olduğunu öğretmediler mi?
Neden her seferinde kanıyorsun öyleyse?
Kaşlarındaki öfkeye damlayamayacak kadar tüketmiş kendini yağmurların. Yaşıt kederlerimiz aramızda duran ayrılığı yoklayıp duruyor. Sen de kalabalıklaşmayı yavaş yavaş unutuyorum.

Koridor giderek ürkünçleşiyor.
Terasa ılık rüzgarlar bırakan geceyi de ıslıklandıramıyorum.
Yalpadayım
Giderek yalnızlaşıyorum
Ve
TUTUNAMIYORUM...
Ben hiç mutluluktan delirmedim ama delirmekten mutluyum.
Herkes bana acıyor, asıl şizofrenin kendileri olduğunu bilmeden. Biliyorum çok çirkinim. Kendin içine girsem beni dışarı kusar. Oysa ben iç kanamalı bir hastayım ve kenidme gölgesiz bir akşamüstü arıyorum.

Sürgün yanlarımdan vurgun yemek hoşuma gidiyor. Her gece ölü bir kıza mektuplar yazıyorum. Fırtına yüklü gemileri kanımda yüzdürüyorum. Artık adımı unutmaya başladım. Ne mutlu...
Gözleri bağlı bir dilsizi vurdular dün gece. Mayınlı bir sevda masalında yakalamışlardı. Gülerken de ölürken de güzeldi. Hadi kork! Seni ancak korkuların büyütür... Kanlı şakağından söküp aldığım yitik anlamı zulamda
Tutuyorum. Bir bıçak gibi
Kullanacağım günü geldiğinde...
Ve günü gelecek:
Hadi Kork!
Hadi üşü!


Erken bastırmış bir yalnızlık ihtilali gibi merhaban. Bu yüzden zehirli akşam üstüleri bırakıyorum ve seni onarıyorum kendimi yaralayarak. Uçurumlar uzuyor sırtımda.
Sırtlan kamburumdan bir parça daha koparıyor. Yine yüzünde o korkunç gülüşün. Mosmor bir kusmuk oluyorsun içimde...
Düşlerimi tükürüyorum ve akciğerimden kocaman bir parça düşüyor. Kendini öldürebilecek kadar bile cesaretin olmadığından böyle gülüyorsun. Kendini kandırıyorsun.
Aşkın kendini öldürebilecek kadar cesur olmalı sevdiğim.

Her nakaratta yeniden hatırlayacağın, Cepleri boş bir gidişi bırakıyorum sana... Enkazı kaldırılmamış çocuk yüzümle. Beni şakaklarımdaki sonbahardan tut. Birazdan utancını bırakacağım sana bu aşkın. Bu gidiş beni de bitirecek biliyorum ama kaçsam ağlamaklı oluyor omuz başlarım. Yaslansam uçurumsun... Her gidişime yenilip her dönüşüme güçleniyorum. Nedir bu ters denklem?
Sinemalara gidiyorum seni unutmalara.
Sadece bir bilet alıyorum. Antraktlarda dışarı çıkmıyorum. Ben kent çocuğuyum. Sinemalar benim yıkılmaz sığınaklarımdır.

"Vefasızdır unutmalar gün gelir hatırlar" derdi Tülay Bilginer.
Hadi beni en aşk yanlarımdan unut. Acı yüzümü sulara göm.


Uyandığımda kendimi Haliç?in kıyılarında buldum. Sol iç cebimde yedi sayfalık bir şiir vardı. Önce ?ölü bir kıza yazdığım mektup mu bu acaba? diye düşündüm ama sonra kent şiirlerimden dolduğunu anladım. Düşümdeki son sahneye geri döndüm.
Otobüs uçurumdan aşağı doğru süzülürken, ölü kız kolunu ağzının içine sokarak yüreğinden bir şiir çıkarttı (kent şiirleri 1) dizlerime koydu ve kalkıp yürümeye başladı.


Biz aşağıya doğru düşerken o yukarı çıkıyordu. Dönüp bana baktı ve ilk defa dudaklarıyla konuştu.

-Ben, sen?im

Göz kapaklarım kapanmıştı.
Uyumuştum.

Şimdi Haliç?i yüzünün solunda taşıyan bir kız, koridorumuzda ellerimden tutuyor ve gülümseyerek şöyle diyor bana:
"Şairler yazmak için yaşar, oysa biz sadece yaşarız"
"Yaşamak için de yazılır" diyorum ve yedi sayfalık "kent" şiirini ona uzatıyorum. Şehir gözlü kadınım otobüsüne binip evine doğru gidiyor. Arkasından el sallıyorum.

Ve susuyor içimdeki çığlık kuşları.[/b]